O yaz…

O yaz…

Hepimizin hayatının ortasına kalın bir çizgi çizilmişti o yaz. Hiçbirimiz birkaç ay önceki insanlar değildik. Bir parkta başlayıp bir gecede ülkeye yayılan direnişe destek verenin de, karşısında duranın da hayatında bir şeyler kırılmıştı. Biz, yani ülkede ne zamandır böğrümüze basan şeylerden yorgun olanlar için durum elbette başkaydı. Nicedir çarpıp durduğumuz duvara, biri gelip çizgi filmlerdeki gibi tebeşirle bir kapı çizmiş, o kapının kolunu çevirip biraz daha nefes alabildiğimiz başka bir realiteye geçebileceğimizi göstermişti. Birbirimizin yüzüne bakmaya cesaretlendiğimiz bir yerdi bu buluştuğumuz. Yan yana gelmenin ne menem bir şey olduğunu hatırlamıştık. Beşiktaş’ta bir barikata sabahın dördünde borcamın içinde kek getirip gazdan bitap düşmüş eylemcilere “yiyin yavrum” diye zorla ikram eden yaşlı bir kadın tanımıştım mesela. Cihangir’de apartmanın içine sokak kedilerini dolduran bir adam. Genç bir kız sütle yüzümü yıkamıştı Taksim meydanında, sonra gülümseyip kalabalığın içinde kaybolmuştu. Sokak bunlar gibi kahramanlık hikâyeleriyle dolup taşıyordu. Ve işin güzelliği kimse bunu kahraman olmak için yapmamıştı. Her şey kendiliğindendi. Suyu yükselen derenin taşması kadar kendiliğindendi. Belki biraz yorgunduk ama çoğunluk ferahtı içimiz. Nicedir ilk kez. Burnumuzun dibindeki yabancılarla göz göze gelmeyi öğrenmiştik. Bu bile tek başına devrim sayılırdı.

Gezi’den eve dönmüştüm. Saat gece yarısını geçmişti. Bitkindim. Haziran serinliği henüz Temmuz’un bunaltıcı sıcağına yenik düşmemiş, pencereyi açtığın vakit tülleri uçuracak gece esintileri henüz bizi terk etmemişti. Uykum yoktu, balkona çıktım. Mahalle ayaktaydı. Evlerin çoğunda ışıklar açık. Balkonlarda insan mırıltıları. Birkaç haftadır böyleydi bu. Anlaşılan benimki gibi başkalarının da zihni kapanmayı reddediyordu. Tek bir haberi dahi kaçırmaktan endişeli, Gezi’de olamadığım zamanlarda yorgunluktan bayılana kadar, gözümü twitter’dan ayırmadan yaşıyordum günlerdir. O geceki gibi sakin gecelerde ise rahatlamak bir yana, bilakis daha beter diken üstündeydim. Sinsiydi çünkü şiddetinden mustarip olduklarımız. En ummadığımız zamanlarda yakmışlardı canımızı. Uykuda gelmişlerdi. Bir gözümüz uyusa diğeri hep nöbetteydi bu yüzden.

Kapı çaldı. Yerimden sıçradım. Yüreğim ağzımda kapıya koştum.

“Kim o?” dedim kapının deliğinden bakarken. “Ben karşı komşunuz. Muhsin adım.” dedi delikten gördüğüm, merceğin iyice yuvarlaklaştırdığı tombul yüzüyle kel bir adam. Birkaç ay olmuştu taşınalı, ne zamandır boştu karşı daire. İlk kez görüyordum onu. Evden çalıştığını, yazar gibi bir şey olduğunu, yalnız yaşadığını söylemişti Emin Efendi. Çıkmıyordu pek evden. Hiç karşılaşmamıştık şimdiye. Kapıyı açtım.

“Buyurun. Her şey yolunda inşallah.”

“Ah, evet evet. Çok geç oldu biliyorum, ne olur kusuruma bakmayın. Ama ışıklarınızın açık olduğunu görünce…” Konuşurken deniz aslanınınkine benzeyen gri bıyıkları oynayıp duruyor, bu da ona komik bir hava katıyordu. Sevmiştim Muhsin Bey’i görür görmez. Paniğim yatışmıştı.

“Yeni gelmiştim ben de eve. Sorun değil, ayaktaydım. Bir sıkıntı mı var?”

50’li yaşlarında olmalıydı. Üstü başı düzgündü. Gri şort, mavi tişört, ayağında lacivert sabolar.

“Evet, duydum geldiğinizi. Şey rica edecektim…” dedi, bir yandan mahcup bir şekilde elindeki boş rakı kadehini bana uzatırken, “bir tek rakınız var mıdır acaba?”

Şaşırdım. Ama hoşuma da gitti. Tatlı bir adamdı. Gülümsedim. “Elbette, elbette var” dedim.

“Beni yanlış anlamazsınız umarım. Her akşam bir tek atmadan uyku tutmuyor.”

“Anlamaz olur muyum! Hele de böyle bir zamanda.”

“Çok sağ olun. Geçen akşam oğlum gelmişti ziyarete, o getirmiş evdeki şişenin dibini anlaşılan ben uyuduktan sonra. Köşedeki Tekel bayisini aradım ama bir saatten sonra içki satışının yasaklandığını unutmuşum, eve içki servisi yapamadıklarını söyledi Memet. Tuhaf tuhaf işler…” Durdu, nefes aldı. “Sonra sizi gördüm balkonda. Bi cesaret çaldım kapınızı…”

“Sorun değil Muhsin Bey. Ben de severim her akşam bir tek atmayı. Sinirlere de iyi geliyor hem. Derdimize çare olmasa da, biraz olsun gevşemek hepimizin hakkı” dedim.

Rahatladı. Kadehi tekrar bana doğru uzattı gülümseyerek, “Çok mahcubum. Çok teşekkür ederim.”

“Yok canım, lütfen, mahcup olunacak bir şey yok. Ben size bendeki şişeyi vereyim en iyisi. Nasılsa ödeşiriz bir gün” deyip, onu kapıda tek başına bırakarak mutfağa geçtim. Güldüm kendi kendime dolabın kapağını açarken. Böyle zamanda dayanışmanın sınırı yoktu demek. Komşu komşunun bir tek rakısına bile muhtaç oluyordu demek yeri geldi mi. Geçen akşam yarıladığım büyüğü kaptım dolaptan, kapıya seğirttim. Muhsin Bey beni görünce, “Bana eşlik etmez misiniz?” dedi biraz çekingen. Uykudan eser yoktu ikimizde de. “Tabii, seve seve” diyerek, anahtarımı bulup kapıyı çektim.

Kapıdan içeri girdiğimde ilk dikkatimi çeken portmantodaki deniz gözlüğü oldu. Yanında nalburdan alındığı belli bir toz maskesi. Ayakkabılığın üzerinde de camsil şişesinin içine doldurulmuş beyaz sıvı ve sarı bir baret. Muhsin Bey fark etti şaşkınlığımı, “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” diye fısıldayıp gülümsedi. Ayıbalığı bıyıkları yukarı doğru kıvrıldı. O önde, ben arkada balkona çıktık.

MELİSA KESMEZ

Yorum yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>