Baharlık elbise ve bahar olamamış bir iklim

Baharlık elbise ve bahar olamamış bir iklim

Kafasını otobüsün camına çarpınca uyandı. En önde oturuyordu. Ağzı mis gibi anason kokuyordu, sanki bir bardak su içse kaldığı yerden devam edecekti. Midesi öyle bir yanıyordu ki, Aksaray yanında halt ederdi. Kalbi ise kırıktı ya da başka bir şeydi. Sanki birisi gırtlağından aşağı çapari sallamıştı da kalbine denk gelmişti. Çektikçe çekiyordu.

Sağ tarafı boştu. Koridorun diğer yanında bir anne ile kız oturuyordu. Kadın sürekli annesine dönüp rahat olup olmadığını soruyordu. Annesi ise iki şükür arasında başındaki yemeniyi düzeltiyordu. Kadın da bir annesine bir muavine bakıyordu. Muavin bir anda göğsüne buzağı oturmuş da savmaya çalışır gibi öksürmeye başladı, boğazına meyve suyu kaçmıştı. Kadın bu sefer bakmakla yetinmeyip arsız bir şekilde ‘Aman muavinciğim, siz bize lazımsınız’ diyerek güldü.

Bütün bunları oturduğu yerden izlerken bir anda kendini kadına karşı hırslanırken buldu. Hayata geçirdiği tırnakları bu sefer koluna adını yazıyordu resmen. Canının yandığını farkedince kendi elini, kendi kolundan kurtardı.

Kadın ne kadar bayağıydı, ne kadar iç gıcıklayıcı bir arsızlığı vardı. Sonra bir anda durdu, kadına baktı. Kadın hem halinden memnundu hem de mutluydu. Aslında mutlu diyemezdi, ha keza mutluluğa dair hayatındaki veriler hep muğlak olmuştu.

Kadın annesi ile biletini Allah bilir ne zaman aldıkları şehirler arası bir otobüste gidiyordu. O ise dün gece bir hışım kalktığı rakı masasından koşarak uzaklaşmış ve bulduğu ilk otobüse atlamıştı. Hani böyle şeyler sadece filmlerde olurdu? Bildiğin otobüsteydi, leş gibiydi ve nereye gittiğini tam olarak bilmiyordu. Yine de kendini kandırmanın ve hatta arti‘z’liğin alemi yoktu. Merve’yi ya da Yasemin’i arayabileceğini bilmeseydi o otobüse binmezdi.

Şu hayatta hiçbir şeyi, ötesini berisini düşünmeden yapmamıştı. Hiçbir zaman evin yolunu bulamayacak kadar içmedi, hiçbir zaman adresini kontrol etmediği yere elini kolunu sallayarak gitmedi. Eğlenmeyi çok severdi ama hiçbir zaman sınırlarını kendi çizmediği bir eğlence şekline balıklama atlamayı bilemedi. Tam da bu yüzden yan taraftaki kadın arsızdı ve bayağıydı. Çünkü başka türlüsü olamazdı.

Dün akşam da bunlardan çok farklı bir şey olmamıştı. Bahar geldi sanıp bahçeye masa atan bir meyhanede buluşmak için sözleşmişlerdi. Burak üzerinde bir trençkotla gelmişti, o da çok özendiği belli olmasın diye elbisesinin üzerine uzun bir pardesü giymişti. Çok gerekmedikçe pardesüsünü çıkarmayacağını düşünmüştü, giyinirken. O ‘gerekliliğin’ olmasını çok istiyordu ama akşam yapacakları konuşmanın gidişatının da aslında birçok şeyin gidişatını belirleyeceğini biliyordu. Şimdi ise gidişatı, şehirler arası bir otobüste, bulunduğu yer için inanılmaz uygunsuz bir elbiseyle oturmaktan ibaretti.

Otobüs Aşti’ye yanaştığında saatine baktı. ‘Tam vaktinde geldi, dakikası dakikasına’ dedi kendi kendine. Hala küçük şeylere şaşırabiliyordu. Bunu çok kolay yapmasından mütevellitti sanırım hayatına çığ gibi çöken şeyler karşısında vurdumduymaz bir tavır takınıp içten içe ardını duymadığı duvarlara kafasını vurması.

Ankara tabii ki İstanbul’dan daha soğuktu ama güneşi daha sıcak gibiydi. Böyle bir tezat anca memur kentinde olurdu. Metroya bindi ama inince ne tarafa dönmesi gerektiğini şaşırdı. Bir sağa bir sola gitmeyi bir an için kendine yakıştıramadı. Kesin ve net olmalıydı. O ki dün gece rakı masasından ‘şak’ diye kalkmıştı, yönünü mü bulamayacaktı. Bulamayacaktı tabii allasen! Kaç kere gelmişti ki Ankara’ya. İçinden hemen saydı, bir dedi, iki dedi, üçte durdu. Sonra vurdu sol tarafa. Sahi o masadan niye kalkmıştı?

Konur sokağa gitmesi gerektiğini biliyordu. Oraya gider, bir kafeye oturur, Merve’yi ya da Yasemin’i arardı. İş çıkış saatine kadar bekler, sonra da hangisinin evi müsaitse ona geçerlerdi. İkisi de birer yıl arayla evlenmişlerdi. Bekar olmakla ayrık otu olmak arasındaki farkın muğlaklaştığı evlilik anlayışları vardı. Yine de şansını denemeye değerdi, bir gece daha geçmezdi otobüste.

Bir an hafiflemiş hissetti sokakta yürürken. Kimseyi tanımadığı, kimsenin de onu tanımadığı (kızların ofiste olduğunu düşünürsek) bir şehirde yürümenin hafifliğiydi bu. Birine çarpsa da bir daha onunla karşılaşma şansı yok denecek kadar azdı, sinirini birinden çıkarsa bir iki güne bu şehirde onu kimse bulamazdı.

İstanbul öyle miydi. Sokakta yürürken bile insanı bir garip hissettiriyorlardı. Yalnızlığın son kertesi dışardan tek kişilik yemek söylemekti. Neyse ki bu durum bütün şehirler ve bütün insanlık için geçerliydi. Ama kapıya gelen pizzacının siz kart şifrenizi girerken ‘nezaketen’ başını çevirerek apartman boşluğuna bakması ile İstanbul’da insanların sizi apartman boşluğu yerine koyması arasında fark yoktu. Bin tane göz bin türlü dolanıyordu üzerinizde.

Baharlık elbisesi ve bahar olamamış bir iklime sahip bu şehir… Üst geçidi gördü uzaktan. Tam sokağa girecekti ki telefonu çaldı, önce telefonunun hala şarjı olmasına şaşırdı, sonra da arayanın Burak olmasına.

‘Yar ile ser arasındaki mesafe ne zaman makul bir hal alacak’ diye sordu Burak.

‘Ben ne zaman serden geçip yarin dibine düşeceğim’ diye sordu o da ve telefonu kapattı.

Aşti’ye doğru yola çıktı.

 

PINAR İLKİZ

Yorum yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>