“Ben istemez miydim?”

“Ben istemez miydim?”

Ses vermeyen geceleri, tanımı zor acıları,
tek kişilik sancıları yazamadım
.”
(ÇINAR, Ali, 1993)

Sakarya Caddesi’nde, dostlarla geçen güzel bir gecenin ardından son dolmuşa yetişmek için masadan kalkıyorum. Dolmuş duraklarına yürürken içimi hüzün kaplıyor. Arkadaşlarım eğlenceye devam ederken, ben dönmek zorundayım. Çiğdem Mahallesi’ne, yani bizim oraya son dolmuş 11’de kalkıyor çünkü… Güvenpark’ı arkamda bırakarak bakanlıkların oradaki duraklara doğru yürüyorum. Dolmuş duraklarına vardığımda Çiğdem Mahallesi dolmuşunun durakta olmadığını görüyorum. “Ah be, kaçırdım galiba!” diyorum içimden. Az ileride çayını yudumlayan dolmuşçu abimizi farkediyorum.

“Ağbi Çiğdem’in son dolmuşu kalktı mı?”

“Bekle tabelanın orada, 4 kişi olunca kalkacak.”

“Tamam ağbi, sağ ol.”

Beklemeye başlıyorum. 10 dakika bekledikten sonra bir kişi geliyor nihayet. O bir kişiyle birlikte gelecek diğer iki kişiyi beklemeye başlıyoruz. Kurallara göre dört kişiyi tamamlamayan dolmuş şoförü, duraktan hareket edemiyor. Eğer hareket ederlerse diğer şoförlerden ve değnekçiden sert tepki görüyorlar. Bir seferinde bu yüzden büyük bir kavga yaşanmıştı. Zar zor ayırmıştı çevredekiler.

Diğer iki kişi de gelince şoför, dolmuş durağından kalkıp, yolun ucuna gidip yolcu beklemeye başlıyor. Dört yolcuyu alıp hemencecik basıp gitmek yok. Dört yolcu tamamlanınca duraktan çıkılır, yolun ucunda beklenir, dolmuş tamamen dolunca yola çıkılır. Kural bu. Kurala uyup, dolmuşu tamamen doldurduktan sonra Güvenpark’tan ayrılıyoruz. Kumrular Caddesi’ne doğru…

Dolmuşçuların yaşamlarına, onların söyleyeceklerine, dolmuşta yaşananlara karşı ilgim Ankara’ya gelişimin üçüncü ayında başlamıştı. Fakat bir türlü muhabbete giriş yapamıyordum. Sonra “Nasıl gidiyor işler ağbi?” sorusuyla çekingenliğimi yıkmaya başladım. En öne oturduğum her yolculukta bunu yapmaya başlamıştım artık. Sonrası kendiliğinden geliyordu.

Bu sefer şaşırtıcı bir şey oldu ve ilk soruyu şoför sordu. Elimdeki kitapları görmüş olsa gerek. 

“Öğrenci misin?”

“Evet Ağbi, Dil-Tarih’teyim.”

“Kaçıncı sınıf?”

“İkinci sınıfım daha.”

“Az kalmış yahu. İki sene sonra askerdesin. Bölüm neydi?”

“Halkbilim.”

“O neymiş kardeş? İlk kez duyuyorum. Bitirince ne olacaksın?”

“Halkbilimci oluyoruz işte bitirince.Antropolog da diyebiliriz aslında. Karışık biraz. ”

“Valla kardeş onu da bilmiyorum. Umarım hayırlısı olur. Ben de çok isterdim üniversite okumayı. Bizim arkadaşların arasında var okuyanlar gerçi, ne işe yaramış? Gelip yine dolmuşçu olmuşlar. Böyle avutuyoruz kendimizi. Çok isterdim yazıp çizmek. Yazar olmaya meraklıydım aslına bakarsan. Lisedeyken ara sıra kendi kendime bir şeyler karalardım. Kompozisyon ödevlerinde de hep pekiyi alırdım.Ama sonra yazmayı bıraktım. Neden diye soracaksın, çünkü lise bitti. Lise bitince beni hemen sanayiye verdiler. Orada mahvoluyordum bir görsen. Hiçbir şeye vakit kalmıyordu.”

“Vay be… Ben de ara sıra birkaç şey karalarım kendi kendime. Ama edebiyat karın doyurmaz abi, çay içirir. Çay içerek de bir yere varamam ki. Ben de bilmiyorum gelecekte ne olacağını. Baban mı göndermedi seni üniversiteye? Yoksa sınavı mı kazanamadın?

“He ya, babam göndermedi. Ben istemez miydim…”

O sırada polis megafonundan gelen “286 devam et!” sesi bölüyor muhabbetimizi.

Sonrasında da “10’dan üç kişi…”

Sonra aklıma geliyor Ahmet Kaya’dan “Yazamadım.”

 

EMRE YÜKSEL

Yorum yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>