Mavi

Mavi

Üniversiteden mezun olup memlekete döndüğüm yaz, Seyit eniştem yazıhanesinde kafasına sıkarak intihar etti. Dağ gibi adam, tek kurşunla elli üç yıllık hayatının faturasını bir çırpıda kesmişti. Muhasebesini de önceden yapmış olacak ki, yazdığı son notu kartvizitinin arkasına karalayıp masasının üzerine bırakmıştı. “Artık dayanamıyorum. Her şey beni çok yordu. Kimse kendini suçlamasın.” Boşuna dememişler bir insan yedisinde neyse yetmişinde de o’dur diye. Ölürken bile nasihat vermeye çalışıyordu.

Rıfat ağbinin berberinde tıraş için sıra beklerken geldi haber. Babam koşarak apartmana girdikten beş dakika sonra evden öyle bir feryat yükseldi ki, kendimi apartmanın tepesinden beton zemine çakılmış gibi hissettim. Bütün mahalle sustu. Kahveden yükselen uğultu, kaportacı Eşref ustanın çekiç sesi, inşaata kum çeken makine, sokakta maç yapan çocuklar, kediyi kovalayan köpek… Herkes ve her şey susmuştu. Şu dünyada insan çığlığının ardında sürünen bilinmezlik kadar uzun süren başka bir şey yoktur sanırım. Acı haberi halama ulaştırdıktan sonra babamla birlikte yazıhaneye koştuk. O yol sanki hiç bitmedi.

Yazıhaneye vardığımızda gördüğümüz manzara bizi olduğumuz yere çivileyip bırakmıştı. Ayaklarım ağırlaştı, eşikten içeriye adımlarımı zar zor atabildim. Her yere kan bulaşmıştı. Kenan Yapı’nın eşantiyon olarak verdiği masa üstü takvimin üzerindeki kar manzaralı fotoğrafa bile sıçramıştı. Aylardan hazirandı ve takvim ocak ayını gösteriyordu. Yırtılmayı bekleyen onlarca yaprak, geleceğe dair onlarca plan… “Kim bilir ne derdi vardı…” diye söylendiler arkasından. “Koskoca Seyit, nasıl oldu da kıydı canına?” Kimse anlam veremedi. Eniştemin itibarlı yaşamının devamını sürdürmek için olsa gerek, oğulları dillere destan bir merasim düzenledi. Cenazeye ve taziyeye gelenler tıpkı düğün evlerinde olduğu gibi karşılandı, yemekler ikram edildi. Getirilen çelenkler bu itibarın sağlaması oluyordu. Cenazede tabutunu omuzlayan adamlardan ikisi, üç gün sonra alacak tahsili gerekçesiyle kapımıza dayandı.

“Sen önce okulunu bitir, ötesini merak etme yeğenim,” deyip duruyordu Seyit eniştem. Kenan Yapı’nın muhasebe bürosunda işimin hazır olduğunu, ders takıntısı yapmadan mezun olup döndüğümde hemen işe başlayacağımı, askerden döndüğüm zaman kaldığım yerden devam edeceğimi söylüyordu. Stajımı da orada yaptırmıştı geçen yaz, ortamı sevmiştim. Koşullar da fena değildi, masa başında mis gibi iş. Diz üstü bilgisayar da vermişlerdi staj süresi boyunca. İki yıllık bölüm kazandım diye beni küçük görmeyen tek insan Seyit eniştemdi. Sınav sonuç belgesini babama götürüp elini öptüğümde şöyle bir bakıp yüzünü ekşitmişti. İki yıllık bölümlere serseriler gidiyormuş. Tebrik edeceği yerde fırça çekmekten beter etmişti. Ama eniştem yüz lira harçlık koymuştu cebime. Parasında pulunda değildim ama ilk defa birinin bana güvendiğini hissetmiştim. “Akıllı ol aklını kullan yeğenim. Burada işini adam gibi yaparsan yarın araban, öbür gün evin barkın olur.”

Eniştem böyle söyledikçe kendime olan güvenim yerine geliyor, Mavi’ye evlenme teklifi edeceğim günü iple çekiyordum. İşimi elime alınca nişanımızı yapar, askerden dönünce de evleniriz diye düşünüyordum. Ben hayallerimi Mavi’yle paylaştıkça yüreğimdeki yollar yeniden trafiğe açılıyordu. İlk defa bir işe yaradığımı hissediyordum.

Mavi’ye, mahalleye taşındıkları ilk yıllarda âşık olmuştum. Yatıya kalınan misafirlikte gecenin bir yarısı susayarak uyanmak gibi bir şeydi onu sevmek. Tuhafiyeci Nermin ablanın kızıydı. Ağbisi Murat bir alışveriş mağazasında güvenlik görevlisi olarak çalışıyordu. Mavi de beni sevsin diye penceresinin dibinde şiirler okuyup, rezil sesimle şarkılar söylüyordum. Üniversiteyi de sırf bu yüzden kazanmıştım zaten. Bir mesleğim olsun istiyordum, bir işe yarayayım. Çünkü artık Mavi de beni seviyordu.

Daha önce ne bir ölü gördüm ne de cenaze. Ölürken bile tecrübe yaşatıyordu rahmetli eniştem. Tabutunu taşırken, üstüne toprak atarken, taziyeye gelenlere oturacak yer gösterirken hep aynı şeyi düşünüyordum. Bir insan kendisini neden öldürür? Tutulmuş bir nefes gibi gergin duran tetiği nasıl olur da çeker ve namludaki kurşuna yol verir. Eniştem ki feriştahı gelse eyvallahı olmayacak bir insandı. Günlerce düşündüm bu meseleyi ama işin içerisinden bir türlü çıkamadım. Kenan Yapı’daki iş yalan olmuştu, askerlik yaklaştıkça kara kara düşünmeye başlamıştım, sağdan soldan iş kovalamaya çalışsam da bir sonuç alamıyordum. Mavi de artık eski Mavi değildi. Sesi çiğ inmiş çimenlere benziyordu, serindi.

Olayın üzerinden iki hafta geçmişti ve soruşturma hâlâ devam ediyordu. Avukat, olayın intihar süsü verilmiş cinayet olabileceğini söylüyordu. Bir sonuç bekliyorduk ancak bu ihtimal herkesin kafasını yeniden allak bullak etmeye yetmişti. Ama kimse bundan şikâyet edecek yüzü kendisinde bulamıyordu doğal olarak. Sonuçsuzluğun getirdiği ağır bir hava vardı evde. Sanki her an bir şeyler kırılacakmış hissi… Yağmur bulutlarının kendini sıkmasına benziyordu. Tek şimşekle, ne var ne yok ortaya saçılacaktı sanki.

Mavi’ye evlenme teklifi etmeye karar verdiğim gecenin ertesi günü üçüncü yılımızı dolduracaktık. Günün anlam ve önemine uygun bir zamanlama olacağı için ayrıca mutluydum. Salıyı çarşambaya bağlayan gece pencerenin dibinde güzel bir şiir okuyup ardından teklifimi sunacaktım. Akşam saat sekizi geçerken ev telefonu jilet darbesi gibi çaldı. Sanki bir acıyı müjdeleyecekti. O denli uzun ve soğuktu… Ben Mavi’ye giderken giyeceğim pantolonla gömleği ütülüyordum odamda. Arayan avukatmış. Hepimiz konuşmanın bitmesini beklemeye başlamıştık. O konuşma belki elli yıl sürmüştür. Babam telefonu kapattıktan sonra yüzüme öyle bir bakış fırlattı ki, az önceki jilet darbesi yarayı benim yüzümde açtı. Koca adam sanki yerin dibine geçmek istiyormuşçasına gözlerini benden kaçırıyordu. “Seyit’i,” dedi “Tuhafiyeci Nermin’in oğlu vurmuş…” Ama devamını lafın getiremedi. Yarım yamalak çıktı son kelimesi. Bütün ömrü boğazına düğümlenip kalmış gibiydi babamın, tek laf etmedi bir süre. “Niye vurmuş baba, ne derdi olacak Murat ağbinin?” Halam araya girip “Emin mi avukat?” diye sordu. Babam ağlamaya başlamıştı. Koca adam, durduğu yerde için için ağlıyordu. “Oğlum…” dedi kızaran gözlerinin arkasına sığınarak. “Bu enişten olacak herif… Mavi’ye tecavüz etmiş…”

Babamın ağzından Mavi’nin adı çıktıktan sonra dünyanın bütün pencereleri aynı anda kırıldı. Ne lafın gerisi umurumdaydı artık ne de apartmanın iki yüz otuz üç basamak merdivenini inerken düşerek parçaladığım dizlerim. Kulaklarımın sağırlığındaki keskinlik dizlerimin bağlarını kopartıp atmıştı. Bir ölüyü diriltip yeni baştan öldürmek isteğiyle ciğerlerimdeki yangını körüklüyordu nefes alıp verişim. Bedenim, Mavi’nin sesine düşen çiğ damlaları kadar ağırdı.

 

SEMİH ÖZTÜRK

Yorum yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>