Feridun’u aramalı…

Feridun’u aramalı…

Telefon geldiğinde her zamanki gibi bir gündü; elimde kırmızı kurşun kalemim dosyaları inceliyor, bir yandan da gelen abuk sabuk telefonlara sakince cevap vermeye çalışıyordum. En son telefondan sakinlikle kurtulamamıştım ki, cep telefonum çaldı. Ürperdim birden. Çalmaz benim cebim öyle pek. Ben ararım genelde eşi-dostu. Kimsenin aklına “ya Nurten sen bilirsin…”li cümleler kurmasını gerektirmeyecek zamanlarda gelmem ben. Zil sesimi bile unutmuşum ki, “bismillah, hayırdır inşallah” diyerek baktım numaraya. Memleketten arıyorlardı.

“Nurten… Nasılsın?”

Hemen konuya giremiyordu yengem, ama sesinin o rengi, soluğu, verdiği eslerle bir şeylerin ters gittiği belliydi.

“Hayırdır yenge, bir şey mi oldu?”

“Nurten buraya gelmelisin. Baban…” derken arkadan bir ses geldi. “Baban hastanede…” diye bitti cümlesi, bu müdahaleyle. Sormadım ötesini, “Bana yalan mı söylüyorsun?” demedim, “Doğruyu anlat, ciddi bir şey mi?” hiç, hiç kurmadım böyle cümleler. “Tamam, geliyorum,” oldu tek solukta verebildiğim cevap.

İnsan kabul etmek istemese de seziyor bir şeyleri… Amirinden izin isterken, eve gidip bir-iki parça giysi hazırlarken, çocuğun babasını arayıp kreşten alması ve bir-iki gün onda kalması gerektiğini anlatırken, uçak biletini alırken, check-in yaptırırken ve nihayet kendinle baş başa kalabildiğin o son anda, uçakta otururken biliyorsun. Biliyorsun da yine de yüksek sesle söylemiyorsun ki, gerçek hacmiyle cismiyle yanı başında dikilivermesin. Uçak biletinin maaşının üçte birine mal olduğunu düşünüyorsun, iki gün sonra işe döndüğünde ne kadar yorgun olacağını, bu sürede bir sürü işinin birikeceğini; sonra canından ötesi çocuğun aklına geliyor, babasının ona bakıp bakamayacağı, ne yiyeceği, ne zaman uyutulacağını bir kere daha anlatmak gerektiği… Ama o gerçek artık inkâr edilip reddedilemeyecek kadar can buluyor yavaş yavaş. Uçak piste inerken mideni hoplattığı o an, aklına geliveriyor; ilk kez uçağa bindiğinizde “Baba n’olur bir daha öyle arılar uçuşsun karnımda…” diye şımarıklık edişin. Babanın elinde olsa sen “yeter” diyene kadar uçağı bir daha kaldırıp indirecek oluşu. “Karnım acıktı, bir dahaki sefer tekrar kaldırırsın uçağı babacığım, şimdi gidelim,” deyişin. O yaşında bile biliyorsun, kahramanının süper güçlerini ancak sen ona inanırsan kullanabildiğini.

Karnına arılar doluşmuş, şenlik yaparken, işte tam o anda, hiçbir şeyin aynı olmadığını itiraf ediyorsun kendine. Ondan sonrası bir rüzgâra kapılmak, kendini hayatın akışına bırakmak. Bir yanda bürokrasiler, bir yanda dinî vecibeler. Ama asıl zor olanı; hayattaki yoldaşını kaybetmiş annene evin bundan sonraki direği olarak destek olmak, sanki kendi kalbin acımıyormuşçasına, sanki bu dünyadaki kahramanını kaybetmemişçesine.

Oysa o soğuk yerde, soğuktan değil yokluktan tirtir titrerken, ama son kez görmezsen, onu o şekilde, o yerde görüp, duyup hissetmezsen yaşamaya devam edemeyecekmişsin gibi gittiğin morgda sen artık 35 yaşında, bekâr –dul- bir anne değil; 4 yaşında babasının elini tutmuş, “bir an önce büyüsem de babamla aynı boyda olsam,” diye düşünen, beyaz yakalı, yeşil elbiseni beğendiği için kendini prenses sandığın küçük bir kız çocuğusun. Babansa yok artık… Yok… Lunaparkta, atlıkarıncada kahkahalar atar ve babanın ilgisini biraz daha çekmek için saçlarını savururken babanı bir an göremediğin o 23 Nisan’da, o birkaç saniye içinde ne hissetmişsen, bundan sonra hep o duyguda hapsolacağını biliyorsun.

***

Kalamadım memlekette daha fazla. Hayat, istediğim kadar küfredip, beddualar savursam da devam ediyordu. Kalbim katranla kaplanmış, damarlarımdan erimiş bakırlar zehretmişler, günlerdir uyumamışım da zulüm görmüşüm kimin umurunda. Böyle benzetmeleri de Feridun iyi yapar, ben beceremem, daha bodoslama anlatırım ben duygularımı. Bir kaza geçirmiştim de bünyem şoka girmemek için ya da hemen oracıkta ölmemek için kendini korumaya almıştı; acıyı fark edemiyordum ama elimi-ayağımı da oynatamıyor, anlamlı bir cümle kuramıyordum. Çözülmem lazımdı.

Önce oğlanı kreşten aldım, birlikte adı market kendi bakkal olan dükkâna gittik, o her zamanki gibi çikolatalarını, balonlarını seçmeye koyulmuştu. Bense ekmek, yumurta, yoğurt üçlüsünün yanına bir şey daha ekleyecektim ama nasıl alınır, ne denir bilemediğimden tereddüt ediyordum. Sonra cesaretimi topladım, kısık sesle “Rakı…” dedim. Anlamaz gözlerle bana baktı bakkal, kaç yıldır buradan alışveriş ediyordum, şaşırmıştı besbelli. Yoksa yakıştıramamış mıydı, çocuklu halimle bana rakı içmeyi? “Rakı alacaktım…” dedim, sesime sanki yıllardır içermişim de buradan ilk kez alıyormuşum havası vermeye çalışarak. Esnaf ruhuna geri dönen bakkal birkaç anlayamadığım soru sonunda küçük, şirincecik bir şişeyi poşetlemeye koyuldu. Son anda aklıma babamın yıllar önce içtiği, benim de ergen zamanlarımda cebinden arakladığım sigarasından almak geldi. Neden böyle bir şey yaptım bilmiyorum, zaten o telefondan sonra artık neyi neden yaptığımı hiç bilmiyorum. Aklımca bir tören mi yapacaktım babama? Keşke onunla karşılıklı içebilseydik, şimdi her şey daha kolay olurdu.

Babam işi icabı katıldığı yemekli gecelerde masasında amiri olursa içerdi bir kadeh. Bütün bir akşam bitirilmemeye özen gösterilerek içilen bir bardak rakı. Öyle gecelerden birinde tatmıştım rakıyı, dilimi nasıl uyuşturduğunu hatırlıyorum, bir de o kokusunu. En çok kokusuna dayanamam sanıyordum.

Öyle kolay olmadı kendime bir rakı masası kurmak. Oğlanı yıka, yedir, uyut derken çok yorulmuştum. Hayat durup bir köşede ağlamanıza, kederden ölmeyi beklemenize izin vermiyor, yaşa diye dayatıyor. Büyü diye dayatıyor, ben de büyümüştüm ve her büyüyen küçük kız çocuğu gibi babamın süper güçlerine inanmaktan vazgeçmiştim. Buzdolabını açtım, şişeyi aldım, yeniden küçük bir kız çocuğu olabilirdim. Ailenin diğer fertlerinin sandığı gibi soğukkanlı, vurdumduymaz, gamsız benliğimden sıyrılıp, sadece babamın bildiği beni ortaya çıkarabilirdim. Babamın beni benden iyi tanıdığını ortaokulda aldığım ilk hatıra defterimin, kalbim kadar temiz sayfasına utana sıkıla bir şey yazmasını istediğim zaman öğrenmiştim. Elbette ki en önce babama yazdıracaktım, bir yandan da korkuyordum, benim hakkımda ne düşünüyordu ki kahramanım? Herkesin yazdığını unuttum da bir onunkini ezbere biliyorum; “Dikenli ve taşlı hayat yolculuğunda…”

Şişeyi açıp bir türlü içemiyordum, bir kere adabınca bardak yoktu evimde, sonra suyu, buzu nasıl konulacaktı, illa ki her şeyi mükemmel yapacaktım. Babasının kızı işte ne olacak! Feridun’u aramak geçti aklımdan, o iyi bilirdi böyle şeyleri, hem belki biraz dertleşirdik de. Her zaman biz dinleyecek değiliz ya onun aşk acılarını. Bir kere de o dertlensin benim yerime, hem belki devam edebilmek için, yaşayabilmek için bir yol da bulurdu bana. Evet, evet, Feridun’u aramalı…

 

EBRU GEDİK ASKAN

Yorum yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>