Ah ulan Mehmet!

Ah ulan Mehmet!

Ulan Mehmet, ah ulan. Demedim mi sana, gel şu bursu alınca istediğin yerde, istediğin gibi bir rakı sofrası kuralım diye. Sen ne dedin, “Olur abi senle içmeyecez de kimle içecez” demedin mi? Ah ulan kalleş Mehmet, öncesinde senle bir sofra kuracaktık, görecektim bu rakı nedir, ne değildir, içeni ne hallere koyar. Anca “oğlum rakı hakikattir.” deyip durdun, ulan bir gel hele ben sana dünyanın tüm hakikatlerini öğretmez miyim? Of anam of bu kolla nasıl öğreteceksem…

Ökkeş abinin, küba kantindeki toplantılarında görmüştüm ilk onu. Ökkeş abi böyle ciddi, vakur bir sesle anlatıyordu işte; emekçi sınıf, proletarya, burjuvazi, sonra Marks diyordu sırtını iyice dikleştirerek, bense ona bakıyordum, o masaya vurunca ben de vuruveriyordum hemencecik, sonra o neye gönüllü olursa ben de gönüllü oluyordum. Yan yana olurduk eylemlerde, eylem dediğimde, okulun panolarına afiş asmak, yemekhane boykotu için ilan dağıtmak, birinci sınıfları takip edip, onlardan meyilli olanları tespit etmek falan… Düşünsel iyi konuşurdu bu tıfıllarla, bana okuldan gına geldiğinden hiç uğraşamazdım bu idealist haytalarla. “Yeni bir şeyler bulmalıyız, gençler artık etkilenmiyor sloganlarımızdan, hiç ilgilerini çekmiyor afişlerimiz.” dediğinde Ökkeş abi, biliyordum hemen bu işe gönüllü olacağını. Görevimiz belliydi; yeni neslin ilgisini çekecek sloganlar bulup, afişler hazırlayacaktık. Artık ne cesareti geldiyse, yalnız kaldığımız bir an, fırsat bu fırsat “İstersen bizim evde çalışabiliriz, hem bursu yeni aldım, bir şeyler içer daha iyi çalıştırırız kafaları.” dedim. Öyle bir baktı ki, sandım ki örgüte sızmaya çalışan bir ajandım da o ara beni yakalayıvermişti. “Yani istersen” diye gevelemeye başlamıştım, “Olur, ama rakı içelim, rakı severim ben.” dedi de yeniden dönebildim dünya. “Tabi ya,” dedim, “Rakı dururken başka şey içilir mi?”

Şimdi ben çok içen biri değilim, nereye içiyorsun, ananın-babanın azığından eksiltip sana para gönderdiğini bilince; her telefonda, sana yaşayamadıkları, yapamadıkları ne kadar hayalleri varsa yüklediklerini görünce, içmenin bile tadı olmuyor. Ama aşk başkaydı be, aşk için yoldan çıkmayacaktıysak, bu yaşta yaşadım diyebilir miydi insan? Aslında bu kadar felsefik düşündüğüm yoktu, tek derdim, Düşünsel’e açılabilmek için biraz cesaret toplamaktı. Hafta sonu gelecekti, ondan önce biraz kendi başına düşünmek, geldiğinde bir beyin fırtınası yapabilecek hazırlıkta olmak istemişti. Bu demek oluyordu ki tam dört gün boyunca öğlenleri geçiştirir, akşamları da çorba, makarna falan idare edersem, iyi bir masa kuracak kadar para ayarlayabilirdim, sonrası, sonrasını düşünen kahraman olamaz. Bak görüyor musun nasıl da keyiflenmişim öncesinde. Ama o itoğlu Mehmet yok mu ah o. Götürmedi beni içmeye. Kendim keşfedeyim istemişmiş bu yeni dünyayı, hele bir gel sen Mehmet sana da göstereceğim ne keşfettiğimi.

Cumartesi alarmın çalmasıyla fırladım yataktan, her yer savaş alanı gibiydi; önce salona geçtim çöpleri, dağınık kitapları, dergileri topladım, dergileri iki kere kontrol ettim, sonra odama döndüm, ne olur ne olmaz çarşafı düzelttim, yedek olsa değiştirecektim, kokladım çarşafı yastığı, hafif bir koku vardı, ekşimsi, parfümden sıkıverdim, pencereyi de açtım, giysileri bez dolaba tıkıştırdım, kola, meyve suyu, bisküvi kutularını topladım, en zoru mutfaktı; küflenmiş, acı acı kokan tabaklar, kaşıklar falan… Önce su ısıttım, bulaşığa gireyim dedim, ama midem kalktı, bir poşet bulup hepsini içine tıkıştırıp balkona çıkardım. Bana iki-üç tabak, iki bardak, iki çatal yeterdi. Kitabın arasına sakladığım zulayı alıp markete alışverişe gittim, işte rakının yanında ne iyi gider, sohbetlerden ne duymuşsam almaya çalıştım, zaten Düşünsel ben de bir-iki meze yaparım demişti, çok bir şey almama gerek kalmadı. Eve döndüm, mutfak masası olarak kullanırım diye, tek ayağı topal masayı çöpten almıştım bir gece vakti, biraz sağını solunu sildim, salona taşıdım, evde bir tane sandalye vardı, onu da getirdim, ama kanepe daha rahat olabilir diye masayı iyice kanepeye yaklaştırdım, sonra aldıklarımı çıkardım, rakı da buz gibiydi be. Bir sigara yaktım, rakıyı açsam mı dedim, acaba tadı kaçar mı bilemedim, açtım, off o nasıl bir kokuydu, hemen sarıverdi beni, bir denesem mi acaba dedim, bir-iki yudum… Bardağa, yalan değil serçe parmağım kadar koydum, azıcık da su, içiverdim bir seferde, dilimden boğazıma doğru kayışıyla “Allaaah be!” dedirtti, şerefsiz. İkinci sefer biraz daha fazla koydum, suyunu da ekleyince, oldu mu sana beyaz gelincik. Sana mı kalmışım Mehmet, işte öğreniyorum rakı içmeyi. Aldığım nevalelerden de tırtıklamaya başladım ufak ufak. Derken, derken bir değişik hal geldi içime oturdu, efkârlı bir adam değilimdir ben ama böyle bir hüzün mü desem, bir zamanlar çok büyük bir acı yaşamışım, sonra unutmuşum da şimdi o yaram mı sızlamaya başladı desem… Bir garip hallere girdim, “Ah be Seval” dedim şişeyi yarıladığımda, “Seval” mi? Seval ya, Düşünsel de neymiş, bir kere isminde meymenet yok, Seval öyle mi, parti ismi gibi mübarek!

Kaç yıl oldu onunla konuşmayalı, üç mü, dört mü? İkinci sınıfta tanımıştım onu, hani bir şey yaşadık mı, hatırlayamıyorum, mesajlaşıyorduk, kitaplardan, hayallerimizden bahsediyorduk, pek çocuksu şeylerdi yaptığımız. Ama dönüp baktığımda mutluymuşum be ya diyorum. Sonra ben yeni ortamlara girdikçe, Seval’i pek aramaz olmuştum ne yalan söyleyeyim. Böyle o arar, mesaj atardı, içimden bazen cevap vermek bile gelmez, günler sonra iki satır olsun lütfederdim. Bir bayram günü, iyi bayramlar mesajı atmıştı en son, ben nasılsa bir ara ararım diye cevap vermemiştim, ne bileyim gideceğini, hayatımdan çıkacağını. Çıktı, gitti. Sonra da ben aramaya korktum, ne der, ne tepki verir bilemedim. Ara sıra çok özledim, böyle burnum sızladı yeminle, ama gitmek isteyeni, gideni de aramak olmuyor işte.

Evlerine gittiğimde, kapıyı babası açtı, şaşkın, suratsız bir tip. “Seval’le görüşebilir miyim?” dedim, gayet kibar bir halde. “Sen kimsin lan it?” diye karşılık alacağımı hiç düşünmemiştim, ama keyfimi kaçıramazdı hiçbir şey. Kalbim başka atıyordu; dünyaya barışı, eşitliği, kardeşliği, aşkı getirebilecek güçteydim. Ama işin kötüsü karşımdakini de kendim gibi biliyordum; onlarda aşkın, barışın, eşitliğin, adaletin önünde duramaz sanıyordum. Abisi “Tut sen şu çapulcuyu baba, ben geliyorum” şimdi dediğinde ise anlamalıydım bir şeylerin ters gittiğini. En son kocaman bir sopayı almış koridordan koşarak gelen ayı abisini tutmaya çalışan Seval’i görmüştüm, sonrası kırık bir kol, şiş bir göz, mosmor baldırlar…

Seval aradı az önce; neler saçmalamışım öyle, bana ne olmuşmuş, hiç mi akıl yokmuş bende, bu işler böyle yapılmazmış, her şeyin bir yolu yordamı varmışmış… Bu daha başlangıç, dedim ben de.

Yorum yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>