Bir yolcu gemisi olarak ben

Bir yolcu gemisi olarak ben

“Bazen durduk yere karşına bir şey çıkar, uzatıp parmağını senin hiç bilmediğin bir yere işaret eder: Bak! Bir roman kahramanıdır o mesela, sıradan bir laf eder, öyle kitapta altı çizilen parlak cümlelerden değil, kendi halinde kelimelerdir bunlar. Bir tek sen cımbızlarsın onları kitabın kalabalığından. Ya da bindiğin taksi trafiği bahane eder ve seni şehrin hiç geçmediğin sokaklarında dolandırırken, yol uzar da uzar, tam çileden çıkmak üzeresin, radyodaki sıkıcı DJ her nasılsa eski ve güzel bir şarkı çalıverir, dünya değişir. Belki de şöyle bir şey: İstemeye istemeye gittiğin bir doğum günü yemeğinde, uzun masanın kısa kenarında tek başına oturan bir kadınla iki saniyelik bir bakışma geçer aranızda. Bir yerden tanıyor muyum? Belki de.

O şey, her neyse artık, kurmaca bir karakter, bir şarkı ya da bir çift göz, sadece sahneye girer, bakman icap eden yeri işaret eder ve sahneden iner. Rolü bu kadardır. Sen onun parmağını uzattığı yere bakarsın. Ve gördüklerinden korkarsın. Seninle tanışmam işte, böyle bir şeydi benim için.”

Karşımda bu cümleleri kurmuştu peş peşe. Aralarda durmuş, gömleğinin ucuyla gözlüğünü temizlemiş, her fırsatta gözlerini gözlerimden kaçırmış, civardaki masalara bakmış, sonra kaldığı yerden devam etmişti konuşmaya. Her ne yaptıysa iki kadeh rakı içmeye oturduğumuz o masada, kendimi önemsiz biri gibi hissettirmişti. Özellikle “O sadece sahneye girer, bakman icap eden yeri işaret eder ve sahneden iner. Rolü bu kadardır” kısmına takılmıştım galiba.

Ağzımı açıp da bir şey diyememiştim susuverince aniden. Kaçıncı bilmiyorum, bir sigara daha yakmıştım aramızdaki sessizlikten kaçıp kurtulmak için. Bir şeylerle meşgulmüş gibi görünmek işe yarardı her zaman. Daha akıllı görünmek, bu muydu acaba yaptığı?

Geri çekilmemiş, biraz bekleyip “Neden sessizsin?” diye sormuştu, “Konuşalım diyen sendin.”

“Sana karşı sessiz kalışımı adlandırmam zor. Bir neden sunmak üzere cümleler kurmayı deneyeceğim” deyip havalı bir giriş yapmıştım.Ama içimden beklentisini bu kadar yükselttiğim için kendime küfürler etmiştim. Belki de o kadar cümlem yoktu ona sıralayacak. Onunkiler kadar fiyakalı cümleler bulamazdım zaten. Yine de denedim.

“Seninle Kadıköy’de karşılaştığımız günü hatırlıyorsun di’ mi?”

Başını salladı.

Saçlarımı toplayarak, bileğimdeki lastikle tepeden tutturdum. Boynumun güzel olduğunu söylemişti bir kez. Bütün silahlarımla çıkmalıydım karşısına. Devam ettim.

“Şu az evvel bahsettiğin masa gibi bir masada kesişmişti yolumuz. O gün o masada kalabalığın içinde birbirimizi bir şekilde tespit ettiğimizi itiraf etmiştik sonrasında buluştuğumuz bir gün. Bazen öyle olur demiştik, birini kısacık bir an görürsün ve bilirsin ki bu daha başlangıç, hikaye bir yerlerde bir şekilde devam edecek.”

İyi başlamıştım. Aferindi bana.

Yine de hala biraz tedirgindim. Daha güçlü görünmeliydim. Ama galiba tedirginlik benim varoluş biçimimdi. Onsuz bir hiç olmalıydım.

İlk rakılar hızlı tükenmişti. İkinciler için garsona el ettikten sonra, yine sazı eline aldı. Uzun ve afili konuşmaların adamıydı. Birinin kalbini kırmak için bile açıyorsa ağzını, seçtiği kelimelere bir sanat eseri gibi yaklaşır, zengin kelime dimağından en şahaneleri seçerdi. “Ağzına sıçıyorum ama bak nasıl da özeniyorum bunu yaparken” der gibiydi. Kendini herkesten çok seviyordu.

“O gün o masada yollarımızın kesişmesi büyük talih. İçinde yuvarlanıp durduğum bir ilişkinin darboğazından sana bakmış ve kırmızı kazağından yukarıya tırmanan beyaz boynunu görmüştüm ilk.”

Saçlarımı toplamak iyi fikirdi.

“Geride bırakmaya çabaladığım kadın, aynı masada siyah beyaz bir resme dönüşmüştü saniyesinde. Ama sonra fark ettim ki, beni çağıran sen de değildin, onun olmadığı bir olasılıktı sadece. Sen bir çıkış kapısıydın benim için, bir köprü, beni o adadan kurtaracak bir yolcu gemisi.”

Ah ne kadar dürüst ve ne kadar da cesurdu kalbimi paralarken. Ne kadar edebi. Ne kadar şıktı cümleleri. Not alınmalıydı peçetelere. Bir sonraki kitapta mutlaka kullanılmalıydı. Ne kadar uzun ömürlüydü, en az 3-4 kadına daha aynen tekrar edilebilirdi. Ziyadesiyle fonksiyoneldi.

“Sana bakarken bir alternatif yolun varlığını keşfetmiştim. Ama…”

Ama’lardan sonrasını duymak istemiyordum hiç. Ama’lar haindi. O ana kadar itinayla, kan ter içindeinşa ettiğim kumdan kalelere kocaman çirkin ayaklarıyla basıyor, her şeyi yerle bir ediyor, geriye karman çorman bir şey bırakıyorlardı.

Tam ağzımı açtım, susturdu, diyecekleri bitmemişti.

“Ama korktum. Kendimden galiba. Bir şeyleri elime yüzüme bulaştırmaktan. Birilerine haksızlık etmekten. Çünkü istediğim sen de değildin. O yüzden kenara çekildim. O yüzden sessiz kaldım. Sana doğru çekilmekten kendimi alıkoydum ki bir durayım, neler oluyor ona bakayım, kafamı karıştırmayayım. Ve anladım ki…”

Elimi dudaklarına götürüp susmasını işaret ettim. “Bir dakika, beni dinle.”

“Neyin içinden çıkıp geldiğinin benim için hiç anlamı olmadı. Ben seninle başka bir evrende buluşmuştum. O günlerde ben de bir boşlukta süzülüyordum. Ben de iki hayat arasında sıkışıp kalmış, bavullarımı toplamış, nereye ev diyeceğimi bilmez halde, ortalıkta dolanıyordum. Bir hikayeyi bırakmıştım geride. Üstelik taze bırakmıştım. Olmuyordu, gitmiyordu. Sen yeni vaatlerle önümde henüz yaşanmamış güzel bir hikaye gibi görünmüştün bana.”

“Ve yanıldın. Ben sandığının aksine kötü bir hikayeydim. Ondan kaçtığım gibi bir süre sonra senden de kaçacaktım. Bunu biliyorduk değil mi? Çok iyi biliyorduk. Ama beni buldun, gitme kal dedin, gitmedim kaldım. Ama…”

Allah kahretsin bu ama’ları.

“… seninle içimde bir yerde hep bir açık kapı kaldı, rüzgar çıktıkça çarpıp durdu. Ne içeri yerleşebildim geçen zamanda, ne de o açık kapıdan çıkıp gidebildim. Kendimi yokladım durdum. Masaya yatırdım, kestim biçtim ama bir sonuca varamadım.”

“Yani sadece sahneye girdim, bakman icap eden yeri işaret ettim, seni o kadından kurtardım ve sahneden indim. Rolüm bu kadardı.Karanlıkta önüne fener tutup “dikkat et canım, tam şuraya bas şimdi” diyerek seni o hayattan gizlice kaçırandım. Çoraklaşmış adanızın kıyısına kurtarma botumla yanaşıp sana “haydi atla” diyen. O kadar. Değil mi?

“Üzgünüm.”

“Sen kötü bir hikayesin. Sen bir insanın başına gelebilecek en berbat hikayesin.”

Duymadı. Çoktan buğulu camdan görünen ıslak sokaktaki üşümüş insanlardan biri olmuştu. Saçlarımı açtım. Camın yansımasında kendime baktım. Böylesi bana daha çok yakışıyordu. Hayat boktan bir yerdi.

Yorum yap

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>