“Baba beni başa sar ve biraz öyle dondur…”

“Baba beni başa sar ve biraz öyle dondur...

“İnsanlar, Hain Kurt’un, Üç Küçük Domuz Yavrusu’na yaptığı gibi sevebileceğimiz her şey’leri yıkmaya çalışıyorlar.. Biz hep biraz daha sağlam sandığımız bir yer -şeylere sığınıyoruz.. Biz hep biraz daha çekiliyoruz kabuklarımıza.. Biraz daha un ufak, biraz daha göçebe.. Ve hep ucube.. Hiç de vaad ettikleri gibi değilmiş yeryüzü.. Annem ve babamki dışında mutlu bir evliliğe rastlamadım.. Onları da, annem-babam oldukları için mutlu gördüm herhalde.” [Werzalit masalar gibi’yiz.. Çizilmez, kırılmaz, leke tutmaz.. Werzalit masalar gibi, sert.. Yanımıza yöremize hiç kimse...
Boğucu yaz günlerinin eğlencelerine dair.

Boğucu yaz günlerinin eğlencelerine dair...

Bilindiği gibi son yıllarda Boğaz’ın serin ve berrak sularında defalarca sürat tekneleri yarıştı, sonra da yelken yarışmaları yapıldı. Daha sonraları kürekler çekilip bir kıtadan diğer kıtaya kulaçlar atıldı. Dahası İstanbul’un birçok sahilinde denize girilebiliyor artık. Ne kadar güzeldir ki söz konusu sahillerde eski plajlar bile yeniden faaliyete geçirildi. Hatta bazı gazetelerde yer alan haberlere göre İstanbul deniz sularının sağlık açısından önemli bir risk oluşturmadığı bildirildi. İnsan ister istemez “Plaj gazinoları geri mi dönüyor acaba?” diye soruyor kendi...
Gölgeyi çalmak mümkün olsaydı keşke

Gölgeyi çalmak mümkün olsaydı keşke...

Hayatla kavgası vardı Ayşegül’ün. Herkese ve her şeye kızgındı. Daha onu ilk gördüğümde anlamıştım bunu. Kurtuluş Parkı’nda bir ağacın dibine oturmuş ağlıyordu. Üzerinde mavi bir gömlek ve kot bir etek vardı. Saçları kısaydı. Siyahtı.Bütün bunları fotoğraf makinamın kadrajından görüyordum. Görmek yetmiyordu.Yalnızlığını çekmek istiyordum Ayşegül’ün. Sonra yanına gidip “Bak işte yalnızlık uzaktan böyle görünür” demek… Bir kedi gelip geçiyordu yanımdan. Bir adam yürüyüş parkuruna takılıp düşüyordu.“Düşene gülmek ilkel bir eylemdir” demişti sosyoloji hocamız. Derse topuklu...
Birinci mektup – M.’den M.’ye

Birinci mektup – M.’den M.’ye

Şimdi cehennemimdeyim, bir başıma. Elimde Sevim Burak’ın mektupları var. Onlarla bir kez daha ölüyorum. Yersizlikten ölüyorum. Marguerite, bugün mezarımı istiyorum. “Gecenin bu saatinde Tevrat’ı tefsir etmek isteyerek küçültüyorum kendimi. Güçlüyüm, derken güçsüzlüğümü anlatmaya başladım birden.. Güçlüyüm derken.. Ah, işte hep böyle oluyor.. Bir ayarda duramıyoum, düşüyorum. Kaymaya başladım, gene..” Dün gece seni anlattım, o benim en çok annem, kız kardeşim dedim. Dün gece eksik bir tutkuya harcadım kendimi, belki de âşık oldum. Yerim bu dedim, ama olmadı. … iyiydin,...
Çıkmadan biten Rakı ve Bira Ajandaları…

Çıkmadan biten Rakı ve Bira Ajandaları…...

“Rakı Ansiklopedisi”nin yayıncısı, “Rakı Kitaplığı”nın mucidi, ehlikeyfin çok sevdiği yayınevi Overteam Yayınları 2013’ün sonunda 2014’e dair güzellik yapıyor bizim için. Şu an Türkiye’nin muhtelif kitapçılarında raflarda mevcut bulunan “Rakı Ajandası” ve “Bira Ajandası” geniş bir künyeyle, doyurucu bir içerikle, hem kitap hem defter olarak tasarlanmış şekliyle ehlikeyfin, okurların, zamanını düzenlemeye çalışanların çantasına ve kitaplığına girmeye aday. İki ajanda da henüz yayın duyurusunu yaptığı esnada tükendi ve Rakı Ajandası matbaadan henüz çıkmadan ikinci baskıyı...
Can gülerse canan güler…

Can gülerse canan güler…

“Âdâbıyla Rakı ve Çilingir Sofrası” adlı kitabımın girizgâhında “Alkol balığa benzer, onunla flört etmek istiyorsak eğer, önce yüzmeyi öğrenmemiz gerekir” diyerek söze başlamıştım. Aslında rakı âdâbının tüm inceliklerini bu söze yüklemeye çalışmıştım. Başarılı da olmuştum sanırım. Rakı kültürümüzün incelikleri ayrıntılarda gizliydi çünkü. Bugün ise farklı bir ayrıntıya girip çokça rakı içtiğim bir gece kaleme aldığım bir şiirimle başlayacağım söze. Bakın rakı denen o güzel teselli aracı neler söyletmiş bana: Göz gözü gözler, göz özü söyler, dil ahu dilber Söylemek...
Ah… Erhan

Ah… Erhan

Dünyada ah edecek zaman gelecekmiş. Gelmiş. “2000’li yılların başı” diye söz etmek, o zamanı böyle anmak çok acayip, çok garip, çok hüzünlü geliyor. Çılgın hüzünlü. Turgut Uyar’ın doğum gününe, kendi ölüm yıldönümünü iliştiren bir Ahmet Erhan’dan söz ediyorum. Ondan da böyle söz etmek varmış dünyada. 2000’li yılların başında, Esmer dergisinde yayımlanan doğru düzgün ilk yazım Ahmet Erhan üzerindeydi. Everest’ten Kaybolmuş Bir Köpek İlanı henüz yayımlanmış olmalı. “Kaybolmuş bir köpek ilanı gibi kaldım şu dünyada” dediği kitap. “Devrimci, sarhoş, yalnız”dı yazının başlığı....
Onur Koçyiğit: “Sanıldığı kadar zor değil bazı meseleler…”

Onur Koçyiğit: “Sanıldığı kadar zor deği...

Atay kime benziyor Türk edebiyatında? “Benzersiz” mi? Dünya edebiyatında kendi bahsettiği referanslar dışında biri geliyor mu aklına? Atay’ı birine benzetmek… Zor iş. Benzersiz diyemeyiz, değil Türk edebiyatı, dünyada “hiçbir şeye” ve/veya “hiç kimseye” benzemeyen metne rastlamak zor. Yazara da elbette. Denemeler var ancak hepsi başarısız eğilimler. Eğer Oğuz Atay için bir nihilist diyebilirsek, belki biraz bu benzersizlik halini anlayabiliriz. Klasik olacak ama, Joyce için düşünelim; Ulysess hâlâ bir muamma. Başyapıt diyenler de var, sivilceli bir ergenin hezeyanları...
“Böyle Sustu Zerdüşt” Türkçede

“Böyle Sustu Zerdüşt” Türkçede

Fransa’da en yetenekli çizgi romancılar arasında kabul edilen Nicolas Wild’ın yeni kitabı “Böyle Sustu Zerdüşt” Esen Kitap etiketiyle ilk kez Türkçe’de. Wild, geçtiğimiz yıllarda Avrupa’nın farklı kentlerinde şaibeli şekillerde öldürülen Zerdüşt önderlerinin gerçek yaşam öykülerinden yola çıkıyor. İran’da Zerdüştî olmak, Zerdüştlüğün tarihi, mültecilik, aşk, cinayet gibi temaların peşinde İran, İsviçre, Fransa, ABD ve Hindistan’da okurlarını heyecanlı ve tarihi bir geziye çıkarıyor. Nicolas Wild, muhteşem çizgilerinin ötesinde, gerçek bir hikâye anlatıcısı. Sürgün edilen,...
10 soruda Jean-Paul Sartre

10 soruda Jean-Paul Sartre

1. Babasızlığı niçin şans olarak niteledi? On beş aylıkken kaybettiği babasını hiç hatırlamadığı için baba iktidarını deneyimlemek ve onu unutmaya çalışmak zorunda kalmamasını şans olarak değerlendirdiğini söylerdi. 2. Çocukluğunun geçtiği evler için ne dedi? Büyükbaba Schweitzer’in de, La Rochelle’deki üvey babanın evinde de yabancılık duyuyordu. Sözcükler otobiyografisinde, “Tek bir görev var yalnızca, hoşa gitmek. Her şey gösteri içindi. Ailemizde ne kadar bol gönülyüceliği vardı. Büyükbabam bana bakıyordu ve ben onun mutlu olmasını sağlıyordum,” demişti. Bu...
Etgar Keret’ten genç yazara 10 öğüt

Etgar Keret’ten genç yazara 10 öğüt...

1. Mutlaka severek yazın. Yazarlar yazma sürecinin ne kadar zor ve acı verici olduğunu söylemeyi çok severler. Yalan söylüyorlar. İnsanlar, hayatlarını gerçekten hoşlandıkları bir şey yaparak kazandıklarını kabul etmek istemezler. Yazmak başka bir hayat yaşamanın yoludur. Bir sürü farklı hayat yaşamanın. Asla olmadığınız ama içlerinde tamamen sizi barındıran sayısız insanların hayatını. Oturup bir sayfayla yüzleşmeye çalıştığınız –başaramasanız bile– her seferde hayatınızın ufkunu genişletebilme fırsatına sahip olduğunuz şükran duyun. Bu eğlencelidir. Harikadır....
Cemal Süreya: “Sen yokken ben bardağı bile mutfağa götüremiyorum.”

Cemal Süreya: “Sen yokken ben bardağı bi...

Onuncu mektup Dün senden ayrıldıktan sonra eve gittim. Akşam geç saatlere dek bekledim. Memo gelmedi. Sonra madam söyledi; Nihal telefon etmiş; bu gece Nihal’lerde kalacaklarmış; hoşuma gitmedi bu; çünkü oğlumla beraber olmak isterdim. Sanırım Memo da beni aramıştır. Böylece, annenin gezme sevdası daha ilk günden başladı bile. Her neyse, seni düşündüm bütün gün, bütün gece. Bizim ne büyük mutluluğumuz, ne kocaman aşkımız var; başka kişilerin düzenimizi bozmalarına izin vermemeliyiz. * Şimdi daha iyisin ya. Bugün dördüncü gün. Elif ne zaman doğacak acaba? Onun için neler...
Ülkü Tamer: “Günün birinde ev telefonu çaldı. Açtım.”

Ülkü Tamer: “Günün birinde ev telefonu ç...

Günün birinde ev telefonu çaldı. Açtım. “Ülkü Tamer’le mi görüşüyorum?” dedi bir ses. “Adana’dan geldim. Sen şiir yazıyormuşsun. Ben de yazıyorum. Tanışmak isterim.” Eve çağırdım. Biraz sonra geldi. Gelir gelmez, kitaplığa ilişti gözü. “Vay be!” dedi. “Kimin kitapları bunlar?” “Babamın” dedim. “Benim babamın bu kadar çok kitabı olsa, onu hemen öldürürüm. Hepsi bana kalır” dedi. Babamın, kitapları zaten benim için aldığını anlatmaya çalıştım. Dinlemedi bile. Nihat Ziyalan’la böyle tanıştık. Halkevi Bahçesi’ne gittik. Yeni Ufuklar’da bir şiiri yayımlanmıştı. Onu gösterdi....
İhanetin tadı hiç bu kadar güzel olmamıştı

İhanetin tadı hiç bu kadar güzel olmamış...

Taşralı zengin Çek proletaryasından gelip, zamanla zenginleşen bir baba ve Alman yahudisi bir annenin çocuğu, Franz Kafka. Ailesinin Prag’taki Alman toplumuyla kaynaşma çabaları sonucunda Alman okullarında okudu. Dostu Max Brod sayesinde Prag edebiyat çevresine girdi. Sonrasında dostu Max Brod ona öyle bir ihanet etti ki, bu ihanet biz okuyuculara yaradı diyebilmek mümkün. İki kez nişanlanan Kafka, evlenmenin onu yazmaktan alıkoyacağını düşünerek evlenmekten vazgeçti. Ve ilişkisinden geriye 500’ü aşkın mektup bıraktı. Nazilerin Çekoslovakya’yı işgal etmesiyle birlikte,...
Murat Uyurkulak: “Rakı sofrasında kibir asla olmamalı, sarımsaklı süzme yoğurt illa olmalı!”

Murat Uyurkulak: “Rakı sofrasında kibir ...

Tol ve Har için yeni bir şey söylemek mümkün mü, emin değilim. İkisini de ilk çıktığı günden biliyorum. Hatta sanırım daha öncesinden, yazılma aşamasından da. Sonrasında Mahir Günşıray’ın sahneye koyduğu halini de iki defa izledim Tol’ün. Benim asıl merakım, yazarı için o kitapların şu anki yerleri nedir? Çoktan miadını doldurdu mu yoksa “şurasını şöyle yazmalıydım” mesaisi devam ediyor mu? Bir yerde noktayı koyup yayınlama kararı aldığında kitabın üzerindeki tasarruf hakkını da okura teslim etmiş oluyorsun… Fakat kafanda bitiyor mu, hayır… Elbette, arada bir elime alıp...
Sıkılır insan bazen, kendinden…

Sıkılır insan bazen, kendinden…

Sıkılır insan bazen; işinden, evinden, kıyafetlerinden, arabasından, eşinden-dostundan… Ben en çok kendimden sıkılıyorum. Dayanamıyorum kendime çoğu zaman. Kendimden kaçmak için başka insanlara atıyorum kendimi. Bir yazının başında bile bu kadar “kendi” diyebilmiş biri nasıl sıkılmasın kendinden? Kalamıyorum baş başa kendimle. Şimdi kusacağım kendimden, bu kadar da olmaz ki? Siz bile sıkıldınız değil mi, okumayacaksınız bundan sonrasını, okumayın zaten, bu yazıdan bir şey çıkmaz. Bunca yıl kaç erkek girdi hayatıma; serserisinden tut da en alığına kadar. Kimisine çok âşık...

Bahtımın yıldızı sanmıştım seni…...

Galata Köprüsü’nün altında oturmuş rakı içiyordu. Yaklaşık iki saattir buradaydı ve neredeyse bir büyüğü devirmişti. Cep telefonundan Leyla’nın fotoğrafına bakıyordu. Az önce üstüne su dökülüp sırılsıklam olan gömleğine hiç aldırış etmiyordu. Garsona seslendi. Garson yanına gelince “Deminki şarkıyı…” dedi, “Bir daha çalsana…”. “Olur ağbi” deyip içeri gitti garson. Metin, fotoğrafa baktı tekrar uzun uzun. Sonra kalkıp yürümeye başladı. Köprünün üstünde balıkçılar vardı her zamanki gibi. Ve yüzlerce olta. Nereye...
Romanların en iyi bitiş cümleleri

Romanların en iyi bitiş cümleleri

Bir romanın ilk cümlesi, okurun o kitapla ilişkisini belirleyebilir. İlk cümlenin ilginç olması, merak uyandırması, içtenliği ya da çekiciliği romanın okunurluğunu artırabilir. Bu yüzden ilk cümleler önemlidir. Romanların son cümleleri de önemlidir. Okur, kitabı elinden bıraktığında aklında o son cümle yankılanır. Hatta son cümleyi birkaç kez okuma gereksinimi duyabilir. Romanı okuma süreci sona ermiştir ve o son cümle kalmıştır elinde. Bir vedadır. Yazar okura, okur kitaba veda eder. Ve iyi bir veda da iyi bir veda cümlesinden geçer. Notosoloji’den alıntılıyoruz: Böylece...
Al Capone’la rakı masasında…

Al Capone’la rakı masasında…

Astral seyahati duymayan yoktur sanırım. Fiziki bedeni terk edip zamanda ve mekânda istediğiniz yere gidebilir, istediğiniz herkesi ölü ya da sağ görebilirsiniz. Astral seyahat gurum olan, Hindistanlı geçinen ama aslen Trakya Çocuğu Osho Kazım’la, bir astral seyahat yapalım dedik. Kazım acayip makara, âlemci, keyifçi bir dostum. Doğu felsefesine olan merakı ve bilgisi şaşırtıcıdır. İlkokul terk olduğu halde bu kazım Budizm, Jainacılık, Hinduizm, sadizm, faşizm, hedonizm bütün doğu batı felsefelerini yalamış yutmuş, hatta zamanında Hindistan’a gidip meşhur filozof Osho ve...
İçilir mi hiç çiçeksiz?

İçilir mi hiç çiçeksiz?

İlk cümle ne anlamsızdır bilirsin. Başladım az önce söze, bir latif sözle, kalbim çarptı devam edemedim sildim. Devam edemediğim cümle kalsa öylece, aslında sen anlardın biliyorum ama oldum olası kelimeler, düşündüğüm esnada canıma kastetmişçesine geliyor, ödüm kopuyor. Bazısı anlamından büyük, bazısı bir anlam için ardı ardına üşüşürken hatırladığım; bir deliden kaçtığım… Handân, karşımda tek rakı, ben dört duble içtim ama karşımdaki tek rakı için… Hatırlar mısın, bir mektupla gelmiştim sana beş sene evvel de, medet umarcasına yine yazsam sana o kelimeleri: Handân;...
Makûs Talihim

Makûs Talihim

ali cüneyd’e “ikinci dereceden işsizlik yanığı”   Aslında buradan düşersen en fazla bacağını kırarsın, hadi olmadı belini incitirsin de ömür boyu sırt ağrılarıyla uğraşırsın. Ama söz konusu ben olunca… Başım da nasıl ağrıyor.  Ne demeli, alışmıştım artık; hayattan güzel şeyler beklememeye, bir işimin rast gitmemesine, istediğim şeylere öyle hemen kavuşamamaya, öncesinde bol ter ve gözyaşı dökmeye. İnsan böyle alışınca da mutlulukların kıymetini daha iyi biliyor, daha güzel şükrediyor da işte o mutlulukları da fark edebilmek lazım. Keçiboynuzu gibi oluyor zira,...
Rüya gibi: Cemal Süreya soruyor, Ahmet Kaya yanıtlıyor…

Rüya gibi: Cemal Süreya soruyor, Ahmet K...

Cemal Süreya – Ahmet Kaya Röportajı Ahmet Kaya’nın yükselişini neye bağlayabiliriz? Gerçi bir günlük, bir yıllık olay değil bu. Çocukluğundan beri ezgiyle uğraşıyor. Ama yükselme grafiğinde son zamanlarda bir sıçrama olduğu da bir gerçek. Kasetleri 1 milyonun üzerinde satıyor. Depolitizasyon politikasının bir yerde kırılmasının onun kişiliğinde, ona hayran oluş biçiminde de yansıdığını söyleyebiliriz. Kendisine gönderilen son mektupların birkaç yüzünü elden geçirdik. Hepsinde de aynı nitelikte bir coşku bulduk; demokrasi isteği, dünyanın değişmesi özlemi… Depolitizasyona...
Zaman makinesinde anasonlu bir yolculuk…

Zaman makinesinde anasonlu bir yolculuk…...

Benim hayali bir zaman makinem var. Arada bu zaman makinesine biner tarihi kişilikleri, zamanları, olayları ziyaret ederim. Şakalarımdan biri sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Bunu gerçekten yaparım. Hayal dediğimiz şeyin sınırları mı var? Kanunen yasağı mı var? Tarihi olduğu sanılan birçok kişiyle derin muhabbetim oldu. Bugün size onlardan bahsedeceğim. İnsanı, içki masasında tanırsın derler. Doğrudur. Aslanı kedi, kediyi aslan yapar o masalar. Benim için bu zamana yolculuğun en ürkütücülerinden biri Büyük İskender’le olmuştur. Hani şu meşhur Makedon Kralı, dünya fatihi yüce...
“Sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla…”

“Sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi...

Bazı kitapların sayfaları aralık kalır. İsteseniz de o kitabın sayfalarını tozlu raflar arasında diğer kitaplarla yan yana koyarak kapatamazsınız. Çığırtkandır. Kendini fark ettirmek, farklı kılmak ister. “Milena’ya Mektuplar” da benim için öyle. Belki de içinde gözyaşı biriktirdiğim her kitap her “şey” benim için daima aralık… Bir defasında ikisi arasında geçen bu mektuplaşma faslına ortak olmaya çalışmıştım. Hatta ona yakın mektup yazmıştım. Yüzüm nedense Kafka’ya daha bir dönük. Hani elimde olsa koşup yardımına gideceğim. Onlar birbirlerini her ne kadar çok iyi...
O yaz…

O yaz…

Hepimizin hayatının ortasına kalın bir çizgi çizilmişti o yaz. Hiçbirimiz birkaç ay önceki insanlar değildik. Bir parkta başlayıp bir gecede ülkeye yayılan direnişe destek verenin de, karşısında duranın da hayatında bir şeyler kırılmıştı. Biz, yani ülkede ne zamandır böğrümüze basan şeylerden yorgun olanlar için durum elbette başkaydı. Nicedir çarpıp durduğumuz duvara, biri gelip çizgi filmlerdeki gibi tebeşirle bir kapı çizmiş, o kapının kolunu çevirip biraz daha nefes alabildiğimiz başka bir realiteye geçebileceğimizi göstermişti. Birbirimizin yüzüne bakmaya...
Saçlarını savurmuş olabilir misin Zeliha?

Saçlarını savurmuş olabilir misin Zeliha...

Hızlıca koştu sokakta, karanlık… Duvara yansıyan bir gölge olsa koştuğuna inanabilirdi, kaybolduğuna ya da kendine baktığı bir anda. Görecek kadar duramadı. Uykusunda ise şanslı… Uyanabilir… Bir çığlık gerek, yaratmak bir çığlığı, olmadı biri yazmalı. Korkuyor, her köşe başında bekleyen şu adam, tam köşeye geldiğinde yittiği için artık bilmeli, o kim, uyuyor mu? Çığlık! -Abi anlamadım az, bu başlangıcı. -Boşver ben de anlamadım. -Nasıl ne demek o, sen yazdın? -Evet, ben yazdım. -Abi Zeliha’ya da yazacaksın değil mi, şehirde büyüdün biliyorum ama benden güzel anlatıyorsun...
Al bu mendil sende kalsın…

Al bu mendil sende kalsın…

Aynaya baktı. Saçlarını topladı, hafif yana eğse topuzunu, küçük bir toka taktı ve… Hayır, saçlarını toplamış olamaz. Çünkü yine aynı yoldan geçip, aynı köşeyi dönecek ve… Aynaya baktı. Saçlarını topladı, tekrar baktı ve hemen dağıtıp omuzlarına bıraktı. Toka takmak geçtiyse de içinden, takmadı. Öyle ya iki haftadır her gün aynı yüz, tanısın diye, belki biraz kalem çekse, çok hafif. Basmaklardan indi kalbi biraz daha hızlı atarken her zamankinden. – Anne, dışarı çıkıyorum ben. – Saçlarını topla, doğru düzgün çık be yavrum. Toplasana… Orada işte yine orada....
Ümit Ünal: “Hikaye bizim en eski keşiflerimizden biri. Hepimiz yaratılıştan birer hikayeciyiz.”

Ümit Ünal: “Hikaye bizim en eski keşifle...

Gümüşlük Akademisi ne ifade ediyordu sizin için geçmişte? Ne çağrıştırıyordu zihninizde desem? Gümüşlük Akademisi ile geçen yaz tanıştım. Daha önce hep duyardım ama gitme şansım olmamıştı. Geçen yaz Latife Tekin’in teklifiyle orada bir “Sinema Dili” atölyesi yaptık, çok da zevkli geçti hem benim için hem de sanırım katılanlar için. Yaşı 80′in üzerinde katılımcımız da vardı, çok gençler de. Mesleği yazar olan da, mühendis olan da, öğretmen olan da vardı. Bodrum’da yaşayanlar, Mardin ya da İstanbul’dan gelenler de vardı. Güzel bir 4 gün geçirdik. İstanbul Arnavutköy’e de...
Olmadı…

Olmadı…

Arayamadım kimseyi. Bir elimde şişe, bir elimde telefon öylece kalakaldım. O sırada oğlan seslendi içerden, “süüüt” diye. Kocaman oldu hala gece kalkıp süt içmekten vazgeçiremedim. Gönülsüzce kalktım yerimden, yalnızlık en çok bu zamanlarda koyuyor bana. Hiçbir şey yapmak gelmezken içimden, bir şeyler yapmak zorunda olduğumda… O zaman kızıyorum kendime, kendimi bu kadar yalnızlaştırdığım için. Çıkardım sütü, cezveye doldurdum, ılıttım, gittim oğlana verdim. O iştahla içerken ona baktım, olur bazen böyle, sevdalı gibi bakarım, “bakma” emri gelene kadar, onu izlerken ruhum...
Ahmet Erhan: “Acı ve ironi kardeştir”…

Ahmet Erhan: “Acı ve ironi kardeştir”…...

Ahmet Erhan, 1981 yılında, henüz 21 yaşındayken Necatigil Şiir Ödülü’nü almıştı. Sonrasında Türk şiirinde önemli bir okur kitlesi edindi. Şiirde 30. yılını dolduran, adı daima çeşitli tartışmalarla anılan Ahmet Erhan, yeni kitabı Sahibinden Satılık’la yeniden okur karşısında. Ahmet Erhan’la son zamanlarda yaşadığı sağlık problemlerini, şiiri hakkında yapılan tartışmaları ve şiirin bugününü konuştuk. Kemal Varol: İlk kitabınız Alacakaranlıktaki Ülke gerçekten de talihsiz bir dönemde, 12 Eylül’den sonraki zor koşullarda yayımlandı. Ama aynı zamanda bu kitabınızla çok geniş...
Neşeli Zombi

Neşeli Zombi

Bu benim ilk yazım. Düşünürken, yazacağım yere de uygun olur diye içki keyfinden bahsetmeye karar verdim. İçkide keyif vardır. Alkolle yıllardır seviyesiz bir ilişkim oldu. Bir yandan arkadaşlarım için masaların hep aranan adamı oldum. Özellikle de rakı masalarının. Sebepsiz değil, masalarda yaptığım “stand-up” tadında muhabbetleri profesyonel işe çevirsem bambaşka bir kariyerim olurdu belki. Oradaki rakip de çok büyük gerçi, Cem Yılmaz olmak kolay mı? Sonra günlerden bir gün, aniden vazgeçtim içkiden. Anidendi ama öylesine alınmış bir karar değildi. Sabahları “akşamdan...
Rutubet, yıkık duvar ve zemin kat

Rutubet, yıkık duvar ve zemin kat

Duvar gölgesi, iki renkli zamanlar… Devrilen yılların ucundan tutabildiğimiz kadar tutuyoruz biz de, aynı adamın duygusunu kendi dilimizden okumaya çalışıyoruz. Ölümün ve yaşamın ortak paydasından becerebildiğimiz kadar insanlık yontuyoruz kendimize. Kafka’nın bildiği ne varsa bilmeye gayret ediyoruz sanki. Acıyı tanımlamak amansız bir yarışa dönüşüyor, tıkanıp kalıyoruz. Üstelik yolun neresinde olduğumuzdan haberimiz yok. Karanlığı değil de, doğum anındaki boşluğu övüyor bize. Uyku halinden cesaretlenen mırıldanmalar gibi biraz… Ya da biz öyle sanıyoruz. Modern zamanın...
Tolstoy övmek lazım!

Tolstoy övmek lazım!

Dostoyevski Anna Karenina için “Çağımızın avrupa edebiyatındaki benzerlerinden hiçbirinin kendisiyle boy ölçüşemeyeceği kadar kusursuz, mükemmel ve ölümsüz bir sanat eseridir” demişken kim ne kadar övse boştur. Fakat yine de doğumgünü vesilesiyle biraz Tolstoy övmek lazım değil midir? Okunması zorunlu kitaplar vardır. İlköğretimde, ortaöğretimde özetini çıkarmanız, karakterleri tanıtmanız gereken kitaplardır bunlar. Anna Karenina maalesef ki benim hayatıma böyle girmiş bir kitaptır. Hayata dair hiçbir şey bilmeden, küçük bir şehirde büyüyorken ve kilo aldığım için...
Gramofon Avrat

Gramofon Avrat

“Soyunduğu da olur ama kadına alenen bakmak ayıptır. Gecenin mesûliyeti daire sahibine aittir. Oyuncu kadın içkini koyar, mezeni verir, seninle alakadar olur ama sen alakadar olmazsın onunla, herkese yapar bunu, bir de konuşmak ayıptır.” Böyle anlattı oturak âleminin âdâbını manifaturacı Ali beyin arkadaşı, oturak âleminin olduğu eve doğru yürürken karanlık yolda. Oturak âlemi; Konya’da, çoğunlukla kış gecelerinde, âleme katılanlarca yeri ve vakti bilinen; içkinin, türkünün ve dans eden kadınların esas olduğu eğlencelere verilen isimdir. Dans eden kadın misafirlere...
İlhan Berk ve İklimler

İlhan Berk ve İklimler

Saçları serin rüzgârlarla esmeye başlayan ağaçların, her seferinde nedense vaktinden evvel göç eden kuşların, solgun renkleriyle hayata meydan okuyan tabiatın, sarımsı, tozlu sokaklarda telaşla bir yerlere yetişmeye çalışan insanların ‘hırçın’ mevsimine yaklaşırken niyetim ‘İklimler’i’ anlatmaktı. Andre Maurois’nın romanı olan İklimler’i… Levent, hayatımda okuduğum en sakin, en insani ve aynı zamanda en çarpıcı kapak yazılarından birini yazmış o kitap için: “Sahaflarda buldum bu romanın ilk baskısını. Varlık Yayınları’ndan çıkmıştı. 1967 yılında, Tahsin Yücel çevirisiyle....
Bir gençlik masasında

Bir gençlik masasında

Rakı içmeye ilk başladığım günlerde, bunun biraz “yaşlı işi” olduğunu düşünmüştüm. Masa, muhabbet, arkada çalan zarif bir müzik, yavaş yavaş içilen rakı. Oysa öteki içkiler öyle mi, al nerede içiyorsan iç, dilersen koşarken iç. Ama rakıda başka bir ağırlık, başka bir sükûnet vardı. Sonra anladım bunun yaşla alakası olmadığını. Rakı, bazı insanları bekler. Nasıl ki masa sakindir ve yavaştır, rakının bekleyişi de öyledir. Dervişane. Mesela rakı masasına Cem Karaca da yakışır. Onun o gür sesi. Safiye Ayla’nın yakıştığı gibi. Rakı masasının yasakları yoktur, kuralları vardır....
“Yedi tepeli şehrimde bıraktım gonca gülümü”

“Yedi tepeli şehrimde bıraktım gonca gül...

İstanbul, kelime olarak bile o kadar büyük ki, insan söze nereden gireceğini tam kestiremiyor. İmgesi, kendisi kadar böyle büyük kaç şehir var dünyada, tartışılır. Muhtemelen bir elin parmakları kadardır. Rakı Ansiklopedisi’ne kulak verelim: “19. yüzyılın sonlarında, Londra ve Paris’in modern kentleşme ölçütleri içinde serpilip gelişmeye başladığı Belle Epoque dönemi başlamadan önce, dünyada metropol niteliğine sahip tek şehrin İstanbul olduğu söylenir. Bilinen en eski insan yerleşimlerini barındıran İstanbul, kıtaları, coğrafyaları, uygarlıkları, kültürleri yüzyıllardır...
Bir yolcu gemisi olarak ben

Bir yolcu gemisi olarak ben

“Bazen durduk yere karşına bir şey çıkar, uzatıp parmağını senin hiç bilmediğin bir yere işaret eder: Bak! Bir roman kahramanıdır o mesela, sıradan bir laf eder, öyle kitapta altı çizilen parlak cümlelerden değil, kendi halinde kelimelerdir bunlar. Bir tek sen cımbızlarsın onları kitabın kalabalığından. Ya da bindiğin taksi trafiği bahane eder ve seni şehrin hiç geçmediğin sokaklarında dolandırırken, yol uzar da uzar, tam çileden çıkmak üzeresin, radyodaki sıkıcı DJ her nasılsa eski ve güzel bir şarkı çalıverir, dünya değişir. Belki de şöyle bir şey: İstemeye istemeye...
Seçkin Erdi: “Bizzat Fuar yolunu Kentsel Dönüşüm yahut Kent Politikaları hususunda bir ‘turistik gezi’ye çevirmek mümkün…”

Seçkin Erdi: “Bizzat Fuar yolunu Kentsel...

Beylikdüzü neden bu kadar uzak ve neden yayıncılar kalkıp her sene oraya gidiyor sence? Hadi yayımcılar gidiyor ekmek parası ne yapalım, ama okuyucular da geliyor. Fuar hepimiz için tuhaf ama kaçamadığımız bir buluşma gibi. Ve on küsür sene öncesinin anılarında kalmış olsa bile hâlâ Tepebaşı günlerine referans veriliyor olması mekândan bağımsız bunun bir perakende satış şenliğinden ziyade yayımcılar (patronlar, çalışanlar vs) için sosyal bir kaynaşma vesilesi olduğunu da imliyor. Şimdi okuyucu ayağına geri dönersek aynı azmi bu cenahta göremiyoruz. Mesefe hep bir...
Atilla Taş: “Bugün neye içsem?”

Atilla Taş: “Bugün neye içsem?”

Sen yeter ki içmek iste, bahanesi bulunur. İster kederden ister neşeden, hangisi olursa olsun tadı başkadır. Güzel bir haber, düğün ya da kutlamanın tadı başka, ayrılık hüznünün tadı bambaşka, arkadaşlarla içmenin tadı da, yalnız içmenin tadı da hepsi başka. Rakı bardağıyla konuşursun yalnız içerken. Gözüne bakıyormuş gibi giden sevgilinin, en sıradan şarkıların sözleri bile daha bir hoş gelir. Hepsi seni anlatır sanki. Ayrılığın dili birdir zaten hepsi hüzün dilinden konuşur. İçtikçe acırsın kendine, içtikçe açılmazsın ama o hüznün bile bir keyfi vardır. Anılar sana...
Zaman mahlukuna meylimi verdim

Zaman mahlukuna meylimi verdim

Kış geldi. Gittiğim her yere kış geldi. Gittiğim yerlerin tamamının kışını daha önce de görmüştüm. Kış, her zaman olduğu gibi, bu sene de geldi. Sıkıcı, soğuk, koyu, karanlık. Karşında sevmediğin birini gördüğün o an gibi. Hani bazan tesadüf olur, sokağın birinden olmadık zamanda çıkar biri. Yüzünü çevirecek yer de yoktur. Karşılaşırsın. Gözün yüzüne değer. Yüzünün en önemsiz yerine bakmaya çalışırsın. Ya da arkasındaki duvara. İçinde hiç şarkı yoktur o esnada. Bir sokakta yürüyorsundur. Kış da geldi. Selamdan kaçındığım artık uzakta kalmış bir arkadaş gibi. Saçma bütün...
Süt hiyerarşisi

Süt hiyerarşisi

Gayet gri bir iş günü. İstanbul’un sabah trafiği her zamanki gibi dillere destan. Bir alışveriş merkezine gidiyorum. Yurt dışından gelecek olan üst düzey yöneticiler mağazaları ziyaret edecekler. Onlardan önce mağazaları gezip derleyip toplama vazifesi bana ait. Normalde bu işyerlerinin doğal süreçlerinde var olan birçok aksaklığı makyajlayıp her şeyi güzelmiş gibi göstereceğiz. Çok kurumsal firmayız ama askeri mantıkla çalışıyoruz. Amaç; Birliği denetlemeye gelecek komutanların kusursuz bir tabloyla karşılaşmalarını sağlamak. Bütün gayemiz bu. İşe girerken imzalanan...
Mâni Oluyor Hâlimi Takrire Hicâbım

Mâni Oluyor Hâlimi Takrire Hicâbım

O Boliç formasını gerçekten istiyordu çocuk. Mahalle takımının yıldızı olması biraz da o formaya bağlıydı. Ama bir çocuk için de, orta halli bir memur ailesi için de pahalı bir formaydı Boliç forması. Ama bir insan bir Boliç formasına sahipse bütün mahalle takımlarının vazgeçilmez forveti olur diye düşünüyordu çocuk. Ve epey haklıydı. Her gece o forma, her gece Boliç, her gece mahalle takımı. 11 numaralı bir Aykut forması vardı çocuğun. Ama o yıllarda Emlak Bankası reklamlı Aykut forması istediğini elde etmesi için yeterli değildi. Bir de Sony reklamlı bir Del Piero...
Ercan Kesal: “Peri Bacaları Diyarında Peri İçilir!..”

Ercan Kesal: “Peri Bacaları Diyarında Pe...

“Peri gazozu” var mıdır? Varsa, nereden temin edip, nasıl içmeliyiz? Peri gazozu vardı… Hatta Kapadokya bölgesinin uzun yıllar tek yerel gazozuydu. Babam gazozcu Mevlüt’ün 1950’li yıllarda İstanbul Karaköy’de bu işlerin malzemesini de satan Rum esnaf Yani Yankuloviç’ten aldığı formülle yapmaya başladığı gazoz… Peri Gazozları… Sloganımız: “Peri Bacaları Diyarında Peri İçilir!..” Şimdi yok tabii ki. Tekelleşme ve globalleşmenin tabii sonucu olarak uluslar arası kola markalarına yenildi ve tarihe karıştı. Formülü hâlâ bende duruyor. Çok ısrar edersen bir gün mutfakta...
Yılbaşı eğlenceleri coşkulu olur…

Yılbaşı eğlenceleri coşkulu olur…

Hiç kuşkusuz ki bu görevlerin en önemlileri yılbaşı gecelerinde düşer bizlere. Buna örnek olabilecek ilginç bir anımı paylaşmak istiyorum sizlerle. Bir yılbaşı gecesi Harbiye’deki “Paella” adlı gece kulübünde bir grup Avustralyalı genç çılgınca eğleniyordu. Bir ara gençlerden bir hanım yanıma gelerek görevli komilerden birini gösterip “Onunla dans edebilir miyim?” diye sordu. Hemen sempatik kominin yanına giderek, “Hanımefendiyi dansa kaldırıver lütfen” diye ricada bulundum kendisine. O da buna dünden razıymış zaten. Böyle olabileceğini nasıl bilebilirdim ki? Sarmaş dolaş...
Turgut Uyar’a Dinletilen Mezmurdur

Turgut Uyar’a Dinletilen Mezmurdur

Her gün, bu dünyayı sanki Turgut Uyar hiç yaşamamış gibi yaşıyorsanız, sizi hiç anlamıyorum. Şimdi, kulaklarınızı bana çeviriniz, çok rica ediyorum. Karşınızda Aşiyan, kolayca gidilebilir. 1) Göğe Bakma Durağı “durma kendini hatırlat / durma göğe bakalım” Beirut (La Llorana) 2) Büyük Ev Ablukada “bak ben seni nerenden kurtaracağım şaşacaksın” Tom Waits (Dead and Lovely) 3) Akçaburgazlı Yekta’nın  Mahkeme Kararını Aldığında Söylediği Mezmurdur “çünkü unutmak bana göreydi. çünkü ben de ölümlüydüm. ben, yekta, bunu pek hoş buluyordum. bu unutmak değildi, içinde olmaktı...
Tomris Uyar: “Cemal Süreya, Edip Cansever ve Turgut Uyar ile bir açıkoturum…”

Tomris Uyar: “Cemal Süreya, Edip Canseve...

Tomris Uyar: Konuya şöyle girelim isterseniz. Bir süre önce üçünüz de geniş yankılar uyandıran şiir yazıları yazıyordunuz. Aklıma ilk gelenler, Edip Cansever’in “Mısra İşlevini Yitirdi”, Cemal Süreya’nın “Folklor Şiire Düşman”, Turgut Uyar’ın “Çıkmazın Güzelliği” başlıklı yazıları. Bunlar o kadar çok yankı yaptı ki, kendileri fikir üretmeyen birtakım eleştirmenler, bu yazılardaki sloganlarla uzun sire geçinebildi. Bugünse, Cemal Süreya dışında şiir üstüne yazan yok içinizde, Cemal de genel olarak edebiyat üstüne yazıyor zaten, özellikle şiir üstüne değil. Bunun...
Kaç almışsın?

Kaç almışsın?

“Koş oğlum koş! Korkma sönmez başlamış!” diye bağırarak fırladı çıktı erkekler tuvaletinden Mesut. Ben de o telaşla arkasından… “Müdür ağzımıza sıçacak!” diye de ekledi koşarken. Bütün tüylerim ayağa kalkmıştı, donuma kadar terlemiştim. Üstüne bir de bu gerginlik. Sırf Mesut kıza açılacak diye dersten sonra erkekler tuvaletinde yarım saat saç yapmaya kalmıştım. Limon ve suyla saçının önünü Tenten’e benzetmeye çalışmıştık, dedesinden aşırdığı hacı yağını da bir güzel orasına burasına sürmüştü. “Yurt dışından geldi oğlum bu koku, boru mu? O yüzden böyle küçük şişeye...
Rakı okunan da bir şeydir: Rakı Cep Kitabı

Rakı okunan da bir şeydir: Rakı Cep Kita...

Overteam Yayınları, “Rakı Kitaplığı”na son sürat devam ediyor ve ehlikeyfin yüzünü güldürüyor, masasını zenginleştiriyor. Lokomotif işlevini ziyadesiyle yerine getiren “Rakı Ansiklopedisi” ihtişamıyla orada duruyor (2014’ün içinde başka bir güzel haber var diyorlar Ansiklopedi’ye dair). Akabinde yayımlanan “Rakı Cep Ansiklopedisi”, “Rakı Ajandası” gibi eserler de bu kitaplığa katkıda bulunmaya devam ediyor. Kitabın tanıtımında şöyle deniyor: “Melisa Kesmez ve Mehmet Said Aydın “Rakı Cep Ansiklopedisi”nin ardından “Rakı Cep Kitabı”nı yayına hazırladı ve kitap Overteam...
Deniz Erbil: ‘Ortaya karışık’ bir meyhane…

Deniz Erbil: ‘Ortaya karışık’ bir meyhan...

İçki kültürü ve meyhane konularında Vefa Zat’ın üstüne yoktur. Çalışma hayatına 12 yaşında, bir Samatya meyhanesinde çırak olarak başlayan bu bilge kişi, yıllar içinde barmenlik mesleğinin o dönemde doruğu sayılan, Hilton’un baş barmenliğine kadar yükselmiş, servis sektörünün duayenleri arasına girmiş, başta rakı olmak üzere, içki kültüründe kendini yetiştirmiştir. Zat’ın bu konularda bir kitaplığı dolduracak kadar kitabı vardır; bunlar gelecek kuşakların 20. yüzyılın ortalarından bugünlere Türkiye’deki yeme-içme ve eğlence sektörünü araştırırken yararlanacakları en...
‘Çok bi şair’: Can Yücel

‘Çok bi şair’: Can Yücel

Can Yücel’i yazmaya Attila İlhan’la başlamak. Nokta. Aynı yarım cümleyi iki kez daha kurabilir, ikisinde de iki ‘korkulu usta’nın adını anabilirim. Herkesin bildiğini yazıdan niye saklamalı: Biri Edip Cansever, biri Turgut Uyar. ‘Şairler ayakta ölür!’ şiarını acaba kırmızı bir karanfil gibi kasketinin yanına mı iliştirmişti ‘Kaptan’, yoksa biraz kulak arkası mı etmişti ‘bunlar alkolden öldüler’ derken? Niyeyse. Derken sıra niyeyse Can babaya da gelmişti, üstelik ölümünden 5 yıl sonra: ‘Can Yücel sağcıydı, hiç solcu olmadı, baba parasıyla Londra’da fink attı’ da demişti...
Ruhi Ebert: “Atay için ‘üşüyoruz reyiz’ diyenler utansın…”

Ruhi Ebert: “Atay için ‘üşüyoruz reyiz’ ...

Büyükkeyif’te uzun zamandır homurdanmıyorsunuz. Atay üzerine düşündüğünüzü de biliyoruz, bugün ölüm yıldönümü malum. Atay ölmedi, aramızda yaşıyor mu? Ne zamandır içim sıkılıyor be Büyükkeyifçim. Sosyal ortamlarda homurdanasım gelmiyor. İçime kapandım. Orada homurdanıyorum. Hem inan, orasının akustiği çok daha iyi. Çok daha memnun kalıyor insan ortaya koyduğu performanstan. Neyse, ne diyorduk? Atay. Atay hakkında aslında uzun zamandır düşünmüyorum. Vaktinde baya mesai harcadığım, muhterem bir mütefekkir kendisi. Nice saatimi kendisinin düşünsel iklimine kurban etmişliğim...
Saçılmış bir nar…

Saçılmış bir nar…

Saçılmış bir nar neye benzer? Çocukluk boyunca gördüm, aslında insanın avucuna benzer. Büyüdükçe eli de büyüyor insanın. Büyüdükçe saçılan narları da büyüyor. Arka bahçede böyle söylemek isterdim o yaşımda, babaanneme. 93 yılında, ben çok az müzik biliyordum. Televizyonda yangın vardı. Yangın. Kıpkırmızı. Televizyon, telefonun hemen yanındaydı. Telefonun arkasında bir ayna. O gün kimse telefona ilişmedi. Yangın vardı televizyonda. Ve Sivas’ta. Şimdi biraz daha müzik biliyorum. Yıl 2013. Artık 10 değilim, 30’um. Sivas’a bir defa gittim. Oteli uzaktan gördüm. Türkü, hiç,...
Bu bardak

Bu bardak

Bunu bir diğerinden ayıran neyse, birini diğerinden ayıran da oydu muhtemelen. Karşısında oturan adama baktı. Aslında tam da karşısında sayılmazdı. Karşısında Metin oturuyordu. Mümtaz biraz daha sağına doğruydu Metin’in. Aylardır Metin’i görmüyordu, hoş gelip beş gitme seansı sona erdiğinde gözü Mümtaz’a takılmıştı. Az konuşuyordu. Güzel dese güzel değil, çirkin dese hiç değil elleri vardı. Bahçeli bir yerde oturmalarından istifade birbiri ardına sigara yakıyordu. Her sigara içen gibi sigarasını yakıp çakmağı sigara paketinin üzerine koyuyor ve her seferinde sigara paketi...
Sel Kolektifi: “Kafka’nın Türkiye’deki okuyucuları için sağaltıcı bir etkisi olduğunu söyleyebiliriz.”

Sel Kolektifi: “Kafka’nın Türkiye’deki o...

Kafka üzerine yazılmış ciddi metinleri yayımladınız. Sizin metinlerinizi ötekilerden ayıran şey ne? Ünlü bir Kafka uzmanı olan Reiner Stach’ın yıllarca üzerine çalıştığı ve Kafka: Karar Yılları ve Kavrama Yılları ismiyle yayınlanan bu iki ciltlik incelemesine kadar Kafka üzerine kapsamlı bir biyografi yazılmamıştı; elimizde yalnızca Kafka’nın arkadaşları tarafından yazılmış anılar, yapıtları üzerine tezler vb. bulunuyordu. Stach’ın kaleminden çıkan biyografi, Kafka’nın hayatının belli bir noktasına kadar olan yılları inceleyen bazı kitaplar bulunsa da, yazarın insani ve...
Baharlık elbise ve bahar olamamış bir iklim

Baharlık elbise ve bahar olamamış bir ik...

Kafasını otobüsün camına çarpınca uyandı. En önde oturuyordu. Ağzı mis gibi anason kokuyordu, sanki bir bardak su içse kaldığı yerden devam edecekti. Midesi öyle bir yanıyordu ki, Aksaray yanında halt ederdi. Kalbi ise kırıktı ya da başka bir şeydi. Sanki birisi gırtlağından aşağı çapari sallamıştı da kalbine denk gelmişti. Çektikçe çekiyordu. Sağ tarafı boştu. Koridorun diğer yanında bir anne ile kız oturuyordu. Kadın sürekli annesine dönüp rahat olup olmadığını soruyordu. Annesi ise iki şükür arasında başındaki yemeniyi düzeltiyordu. Kadın da bir annesine bir muavine...
Ece Ayhan: “Herkes tarihin yeniden yazılmasını ister…”

Ece Ayhan: “Herkes tarihin yeniden yazıl...

Bir Önsöz Gibi Elimdeki defterlerin küçük bir bölümünü Ankara’da 1981 Ekim’inde yayınlamıştım, aşağı yukarı olduğu gibiydi yinelemelerle, yanlışlarıyla, gelişi güzellikleriyle… Gümüşlük İskelesi’nde Ekim 1982’de yayınlanmamış bu defterleri daktiloya çektim ve bir dosya olarak koyup kaldırdım. Böylece bütünlemiş oldum defterleri. O günleri düşünme fırsatı da çıktı bana, kimi olgular üzerine düşünme olanağı da. Zaten düşüncelerimi enine boyuna gözden geçiriyordum, 102 yıllık ya da 26 yıllık düşüncelerimi. Çıfıt çarşısı gibi bir bellek… Kısacası bir hale, yordama sokmaya...
“Ben istemez miydim?”

“Ben istemez miydim?”

“Ses vermeyen geceleri, tanımı zor acıları, tek kişilik sancıları yazamadım.” (ÇINAR, Ali, 1993) Sakarya Caddesi’nde, dostlarla geçen güzel bir gecenin ardından son dolmuşa yetişmek için masadan kalkıyorum. Dolmuş duraklarına yürürken içimi hüzün kaplıyor. Arkadaşlarım eğlenceye devam ederken, ben dönmek zorundayım. Çiğdem Mahallesi’ne, yani bizim oraya son dolmuş 11’de kalkıyor çünkü… Güvenpark’ı arkamda bırakarak bakanlıkların oradaki duraklara doğru yürüyorum. Dolmuş duraklarına vardığımda Çiğdem Mahallesi dolmuşunun durakta olmadığını görüyorum. “Ah be, kaçırdım...
Sayılmayız parmak ile

Sayılmayız parmak ile

Çilingir sofrasında aritmetiğin işi çok yoktur. En azından benim için çok yoktur. Analitik olmakla aritmetiği çok ciddiye almak arasında da büyük farklar var. En azından benim için. Azdan çok, tekten ziyade. Çilingir sofrası her zaman ciddi olmak zorunda değil. Onda da uzlaşalım önce. Bazı şehirlerde insanlar çok mutsuz. Bunda aritmetik var. Şimdi bu yazıyı okuyan az sayıda insandan birisiniz, bir şey deneyelim hep beraber. Sokağa ilk çıktığımızda insanların yüzüne bakalım. Sokakta, duraklarda, kafelerde, bakkalda. Her neredeyse. Kaç kişi tebessüm ediyor? Çok basit bir...
Ahmet Erhan: “Ya alkol olmasaydı”…

Ahmet Erhan: “Ya alkol olmasaydı”…...

Sıradan bir hastane koğuşu. Upuzun bir koridora açılan kapının önünde “Psikiyatri Kliniği” yazıyor. Üçüncü kat, bir yanı “alkol”, diğer yanı ise “uyuşturucu” koğuşlarını barındırıyor. Alkol yakasındaki adamın ilk algıladığı şey, duvarların boyasız yıkık döküklüğü ve masanın üstünde, ekmek kırıntıları arasında gezinen bir hamamböceği… Upuzun koridora açılan kapılardan birinin önünde hemşire tarafından durduruluyor adam. Hemşire adamın elindeki, içinde öteberi bulunan küçük çantaya uzanıyor; sanki tırnaklarıyla toprağı kazar gibi, kolu dirseğine kadar çantanın içinde...
Ercan Kesal: “Sümer Sokak’taki evin daimi konukları ise Ahmet Erhan, Azer Yaran, Behçet Aysan”…

Ercan Kesal: “Sümer Sokak’taki evin daim...

Akif Kurtuluş’un Romantik Korno‘sundan biliyorum aslında ben sizin Ahmet Erhan’la (ve Behçet Aysan, Adnan Özer, Akif Kurtuluş… ile) arkadaşlığınızı. Bir yazının içinde “O günleri Ercan Kesal’a da sormalı” gibi bir tabir geçiyordu ve doğrusu şaşırmıştım. Yön Radyo’da program yaptığım günlerde, sizi hekim sıfatınızla tanımıştım çünkü. Sizin Keskin’de hekimlik yaptığınız günler Ankara günleri, değil mi? Evet… 1984 yılında Ege Tıp Fakültesi’nden mezun olup mecburi hizmet kura’sı için Ankara’ya gittiğimde, hemen tüm...
Kıvanç Koçak: “Editör fuarda olur…”

Kıvanç Koçak: “Editör fuarda olur…”...

Kaç yıldır fuara gidiyorsun? Epey yıl olduğunu anımsıyorum ben. Tepebaşı ile Beylikdüzü’nü nasıl mukayese etmeliyiz? İletişim’de editörlük yapmaya başladığımdan beri fuar insanıyım; demek ki, 8 yılı geçmiş. Bu süre içinde sadece İstanbul’daki değil Bursa’daki, Antalya’daki, İzmir’deki fuarlarda da bulundum. Bizi diğer yayınevlerinden ayıran özelliklerimizden biri bu aslında: “Editör fuarda olur.” Koli taşımak, standın işleriyle, servis organizasyonunla uğraşmak da bunlara dahil. Tepebaşı-Beylikdüzü mukayesesini ise fuar görevlisi olarak değil ziyaretçi olarak yapabilirim,...

“Anne ben geldim, oğlun, hayırsızın”…...

anne ben geldim, üstüm başım uzak yolların tozlarıyla perişan çoktan paralandı ördüğün kazak üzerinde yeşil nakışlar olan   anne ben geldim, yoruldum artık her yolağzında kendime rastlamaktan hep acılı, sarhoş ve sarsak şiirler çırpıştıran bi adam   kurumuş kuyunun suyu, incirin sütü çoktan çekilmiş bir zamanlar dünya sandığım bahçeyi ayrık otları, dikenler bürümüş   kapıdaki çıngırak kararmış nemden atnalı ve sarmısak duruyor ama oğlum, mektup yaz diyen sesin hala kulaklarımda   anne ben geldim, ağdaki balık bardaktaki su kadar umarsızım dizlerin...
Esrik anlarımın bıçkın nefesleri…

Esrik anlarımın bıçkın nefesleri…

Sıkı bir rakı tiryakisi olarak şunu da itiraf etmek isterim ki kimi zaman ölçüyü fazla kaçırıp kendimi şair hissettiğim de olmuyor değil. Ne de olsa rakı denen yaramaz çocuk insanın gözüne pembe gözlükleri takıyor o anlarda ve dünyayı tozpembe olarak gösteriyor insana. Fena da olmuyor hani, dertlerden, üzüntü ve kuruntulardan arındırıyor adamı. Bu gibi anlarda genellikle tekrar kadehime uzanıp platonik ve romantik duygularımın esiri olarak mutluluğa koşuyorum. Kimileri hiç yaşanmamış aşklar olsa bile… Sebebi ne olursa olsun, bu böyle oluyor hep. İşte o anlarda kalemi...
Bizim bayram yerlerimiz vardı.

Bizim bayram yerlerimiz vardı.

Hiç kuşkusuz ki küskün ve dargınların barıştığı, dostluk ilişkilerinin güçlenip pekiştiği, hoşgörünün ve yardımlaşmanın arttığı günler olan bayramların pek çok güzel geleneği de vardır. Çocuklara para verilip armağanlar almak, yoksullara fitre ve zekât dağıtmak, akrabaları evlerinde ziyaret etmek, topluca bayram namazına gitmek, kabir ziyaretlerinde bulunmak bu güzel âdetlerden bazılarıdır. Bilindiği gibi İslam ülkeleri toplumlarında Ramazan ve Kurban bayramı ibadetleri, gelenekleri ve şenlikleriyle yılın en önemli dini bayramlarıdır. Geçmişte de Osmanlı topraklarında...
“Seni Kocaman Bahçeler Eskitecek”

“Seni Kocaman Bahçeler Eskitecek”

Uyar’lardan ilk sevdiğim Turgut’tu elbette. Kayayı Delen İncir’di o. Tomris’i de bilirdim de sanki avludaki büyük incirin gölgesinde kalmış bir ortancaydı o. Gürül gürül açan çiçeklerini, inatla toprağa tutunan dik başlı, hınzır yeşilini sonra sonra görecektim onun. Bunun için benim de kendi içimde büyümem, bakış açımı değiştirmem gerekliydi. Bakış açısı… Evet, onu görmek ve bilmek için açı değiştirmeniz gerekli. Değilse önce Turgut Uyar, sonra İkinci Yeni imgesi Tomris Uyar hakikatinden rol çalar. Hayat Tomris’indir, Turgut’undur, Cemal’in, Edip’indir; ama yazı…O...
Biz ne zaman ağlasak hep hüzne denk geldi…

Biz ne zaman ağlasak hep hüzne denk geld...

“Televizyonda Seul Olimpiyatları var. Naim Süleymanoğlu dünya rekoru kırarak altın madalya kazanıyor. Babamla ağlıyoruz. Mevsimlerden sonbahar. Bunaltıcı yaz sıcağı yok artık. Gündüzler git gide kısalıyor ve akşamlar serin oluyor. Birazdan yemek yiyeceğiz, annem mutfakta menemen yapıyor. Az sonra elinde tencereyle içeri giriyor “Hadi sofraya!” diyor. Ağladığımızı farkedince “ Aa noldu?” diye şaşırıyor önce. Televizyondan spikerin ağlamaklı sesi geliyor “Bravo Naim… Naim dünya şampiyonu…” Annem televizyondan gelen sese yöneliyor, birkaç saniye ekrana bakıp sonra soruyor...
O da ölmek mi dersin?

O da ölmek mi dersin?

Anahtarlarım var. Toplamda dört. İkişerli olarak duruyorlar cebimde. İkisi aşağı kapı, ikisi yukarı kapı. Toplamda iki kapı. Her gün, bıkmadan usanmadan aynı şey. Eğil, anahtarın tersini sok, sola çevir ve “çıt” sesini duy. Apartmana gir, asansörde 3’e bas. İn, sola dön, yataylamasına koy öteki anahtarı kilide ve içeri gir. Akşam dön, sağa çevir anahtarı, dört kat soluksuz çık. Yatay olarak kilide ve içeri gir. Üşenme balkona çık. Balkonda bir şarkı çalsın. Bir ihtimal daha olsun. Uzaktan sesler gelsin. Şarkının yanına, bir diş kavun biraz da peynir olsun. Yetsin. Rakıya...
Gizem dolu meyhanelerimize dair… -II-

Gizem dolu meyhanelerimize dair… -II-

Bundan önceki sohbetimize “Sakız Adalı Rumlar kendilerine has kıyafetleriyle çalışırlardı. Alınlarında kâkül, şakaklarında zülüf, başlarında fes, festen siyah bir kaytan ile omuz üzerine sarkıtılmış mavi bir top püskül bulunurdu. Göğüsleri mutlaka açık ve kolları mutlaka sıvanmış beyaz gömlek, üstünde önü çapraz olarak kavuşturulmuş ipek ya da sırma işlemeli kolsuz bir yelek (fermene) ile hizmet ederlerdi. Bellerinde siyah kuşak, onun altında yerlerde sürünecek kadar uzun ve yürürken iki yana sallanacak şekilde bol ve ağlı kara bezden şalvar, paçaları geniş ve ayak...
Ceplerimizde, “Bekle Bizi İstanbul”…

Ceplerimizde, “Bekle Bizi İstanbul”…...

İstanbul, onun dışında doğup büyümüşler için bin bir anlama gelse de okuma yazması olanlar için, en çok da pos bıyıklı bir abisi ya da kıvırcık dağınık saçları olan bir ablası varsa, onlar için, Bir Gün Tek Başına‘dır biraz. Aradaki kilometreler önemsizdir. Bir uzansa Günsel’in cebinden “Bekle Bizi İstanbul” şiiri çıkacaktır. Kenan’ın beklediği pastaneler, bardak hesabı tutulmayan o meyhaneler, yürüyüşler çıkacaktır. Gitmek eylemine inananlar ayağı bastığı gibi tanırlar bu yüzden Haydarpaşa’yı, Cağaloğlu’nu. Calvino uzak düşer belki, belki kentler hep görülmezdir ama...
Tanpınar: “Eski İstanbul’da, hattâ benim çocukluğumda bile zengin, fakir her sınıf beraberce eğlenirdi.”

Tanpınar: “Eski İstanbul’da, hattâ benim...

Eski İstanbul’da, hattâ benim çocukluğumda bile zengin, fakir her sınıf beraberce eğlenirdi. Mehtap sefaları, Kâğıthane âlemleri, Çamlıca gezintileri, Boğaz mesireleri şehrin âdeta beraberce yaşamasını temin ederdi. Bu, eğlencesi kıt Ortaçağdan kalma bir itiyattı. Bununla beraber son zamana kadar müşterek zevkin yardımıyla sürüp gelmişti. Bir yandan iktisadî şartların değişmesi, öbür yandan bu zevkin kalmaması, dışarıdan gelen bir yığın yeni modanın ve hasretin her gün bizi birbirimizden biraz daha ayırması, eskiye karşı duyulan haklı haksız bir yığın tepki, İstanbul’u...
Ahmed Arif’ten Leylâ Erbil’e, “En leylim gece”

Ahmed Arif’ten Leylâ Erbil’e, “En leylim...

Ahmed Arif’i de, Leylâ Erbil’i de tarif etmeye, anlatmaya, biyografilerinden dem vurmaya hacet yok. Diyarbakırlı Ahmed Arif’i 1991’de yitirdik, Leylâ Erbil geçtiğimiz günlerde veda etti buralara. Mektuplar, günlükler ve yayımlanmamak üzere yazılmış metinler meselesinde görüşler çeşitli. Herkesin de kendine göre haklı bir noktası var. Yakın zamanda Salinger üzerinden tartışılan bu mesele, Tanpınar’ın günlüğünün yayımlanmasında, Kafka külliyatının kendisinde ve Edip Cansever’in reddettiği kitabın tekrar gün yüzüne çıkarılmasında konuşulmuştu. Şimdi de Ahmed Arif’in...
Yolun yarısına özgü anason kokuları…

Yolun yarısına özgü anason kokuları…...

Kendi deyişi ile akşamcılığı olmayan, arada bir, bayramda seyranda, eş dost ziyafetlerinde, bazen de efkârlı akşamlarda içen Cahit Sıtkı Tarancı 1930’lu yılların sonlarında bir akşam Beyoğlu’nun ara sokaklarında dalgın ve yorgun dolaşırken yolunun üzerine bir meyhane düşer. Girip birkaç tek atayım der içinden. Meyhane alçak tavanlı, kuytu ve daracık bir mekândır. Bakımsız masaları da basit kâğıtlarla örtülüdür. Bir masaya oturup biraz soluklandıktan sonra babacan tavırlı, fedakâr ve cefakâr Barba Mavromatis Efendi gelir masaya ve asker gibi dikilerek “”Emriniz pasam” diye...
Rakı: Her Dem Yeni, Her Daim Kalender

Rakı: Her Dem Yeni, Her Daim Kalender

Erdir Zat yayına hazırladı, Özalp Eröz illüstrasyonları yaptı, Overteam yayımladı. Başlığı “Rakı: Her Dem Yeni, Her Daim Kalender”. “Rakı, halis Anadolu ürünüdür. Bu coğrafyada yaşayan insanların ortak kültür mirasıdır. Bunu en iyi Anadolu’nun öteki maddi kültür varlıklarıyla kurduğu ilişkilerden izleyebiliriz. Rakıya eşlik eden unsurların yarattığı mikrokozmos, rakının kendi varlığının sağlamasıdır; Anadolu kültürüyle arasındaki güçlü bağları gösterir. Rakının kadim bahçesine hoşgeldiniz!” diye başlıyor bu küçük ama marifetli kitap. Bölüm başlıkları hem davetkâr, hem...
Üç büyüğü deviren adam…

Üç büyüğü deviren adam…

1974 yılının temmuz ayında ailecek Mersin’e tatile gitmiştik. Bir gün misafir olduğumuz arkadaşımın kızını ve küçük oğlumu yanıma alarak kenti dolaşmaya çıktık. Sahil kenarına gidecek hem gezecek hem de çocukların birkaç poz resmini çekecektim. Sahile yaklaştığımız sırada yolun kenarında bir bebek arabası üzerine hazırlanmış mükellef bir rakı sofrası gördüm. Bebek arabasının üzerine kare biçiminde kesilmiş ince bir sunta konmuş bunun üzerine de sade bir masa örtüsü serilmişti. Tekerlekli mobil bir rakı masasını andırıyordu bebek arabası. Masanın üzerinde küçük tabaklar...
Bana bir ‘y’ borcun var

Bana bir ‘y’ borcun var

Temmuz başlayalı 10 gün olmuştu ki kapadı gözlerini o da… Hayatımız son sürat değişirken… Gün geçmiyordu ki çapaklı gözlerimizle banyoya kadar yol alırken yepyeni bir olayın içinde daha kendimizi bulmayalım.. Halbuki son zamanlarda geceleri, ruhumuzun yakasına alacaklı vergi memurları gibi yapışan kâbuslarımız vardı. Ve biz onlar yüzünden uyuyamadığımız için en yavaş, en mahmur hallermizle hareket ediyorduk. Buna rağmen hâlâ zamanı bükememiş olmamızdan kaynaklanıyor olsa gerek; dünya tüm hızıyla dönmeye devam ediyordu. Kâbuslarımız gecelerimizi, gerçekler gündüzlerimizi...
Ağustos’un değil, cehennemin ortası

Ağustos’un değil, cehennemin ortası

Beni buraya getirdiklerinde baygındım. “Bu kadar hurdanın arasında benim ne işim var?” diye düşünüp duruyordum çaresizce. Daha sonra yanıma gelen arkadaşım anlattı benim neden burada olduğumu. Daha doğrusu, ben buraya geldikten sonra neler olduğunu… O anlattıkça ben ağladım. Gözyaşlarım, içinde bulunduğumuz karanlık deponun her yerini sardı. Öyle çok ağladım ki, hurdalar nemden daha çok paslanmasın diye onlardan uzak bir yere götürdüler beni. Zaten kalabalıklar içerisinde de yalnızdım, bir şey değişmemişti. Kablolarımı yaktım efkârdan, tüttürüp durdum. Sulu göz dediler,...
Anason kokulu maniler…

Anason kokulu maniler…

Bir elde altın kadeh Öbüründe bir meze Aldattı gönül verdim Kadir bilmez bilmeze Bilindiği gibi insanın gönlünde sıcacık ufuklar açan maniler çok eski çağlardan başlayarak zamanımıza kadar varlığını sürdüren genellikle yedi heceli, dört mısradan oluşan küçük ve müstakil halk şiirleridir. Yaygın temaları aşk ve özlem olmasına rağmen, niyet ve fal manileri, iş manileri, bekçi ve davulcu manileri, bazı sokak satıcılarının söyledikleri maniler, İstanbul meydan kahvelerinin cinaslı manileri, Doğu Anadolu’ya özgü hikâye ve mektup manileri, ayrılık ve gurbet manileri, manilerde...
O yaz o kadar çok rakı içilmişti ki…

O yaz o kadar çok rakı içilmişti ki…...

Bizim işçi arkadaşın küçük teknesiyle her akşam çapariye çıkardık. Ne balık bolluğuydu o! Her akşam rakı mezesi olacak kadar istavrit garanti idi. Çapari dönüşü balıkların bölüşülmesinde bizim işçi arkadaş bana iltimas ederdi, ben de ona bir kaç kadeh rakı ikram ederdim. Balıklar gelince Deniz balıkları ayıklar, Emel de tavaya atardı. Bahçede bol erik ağacı vardı, uzanır, bir kaç erik alır, içmeye başlardık. Ardından taze balıklar. Çapari meraklısı dostlar da vardı. Rahmetli Rauf Mutluay, Füruzan Yolyapan (Orhan Veli’nin kız kardeşi, benim fakülteden arkadaşım) akşama...
Ah ulan Mehmet!

Ah ulan Mehmet!

Ulan Mehmet, ah ulan. Demedim mi sana, gel şu bursu alınca istediğin yerde, istediğin gibi bir rakı sofrası kuralım diye. Sen ne dedin, “Olur abi senle içmeyecez de kimle içecez” demedin mi? Ah ulan kalleş Mehmet, öncesinde senle bir sofra kuracaktık, görecektim bu rakı nedir, ne değildir, içeni ne hallere koyar. Anca “oğlum rakı hakikattir.” deyip durdun, ulan bir gel hele ben sana dünyanın tüm hakikatlerini öğretmez miyim? Of anam of bu kolla nasıl öğreteceksem… Ökkeş abinin, küba kantindeki toplantılarında görmüştüm ilk onu. Ökkeş abi böyle ciddi, vakur bir sesle...
Nazlı Berivan Ak: “Bir eylem biçimi olarak fuara gitmek desek çok mu iddialı olur?”

Nazlı Berivan Ak: “Bir eylem biçimi olar...

April için fuar ne demek? Beklentinizin karşılığını aldınız mı? Önceki yıllarda indirimli kitap satışı ve sınırlı metrekarelik stantlarda, az sayıda imzanın düzenlendiği dokuz günü karşılıyordu fuar. Son yıllarda ise farklı bir anlam kazandı, yurtdışından gelen edebiyat ajanslarının, yayınevlerinin, yazar ajanlarının Türkiyeli yayıncılarla profesyonel buluşmalar gerçekleştirdiği, ortaklık ve iş anlaşmalarının yapıldığı bir alan artık İstanbul Kitap Fuarı. Dahası farklı ülkelerin farklı yayıncılık anlayışlarını öğrenme fırsatı yakalıyor yayıncı, okuyucu, ziyaretçi. Bu...
Tezer Özlü’de Benlik/Kendi(M)lik Algısının İzleri

Tezer Özlü’de Benlik/Kendi(M)lik Algısın...

uzun yıllar mı dersin günler mi dersin  geçeli ne geçeli? yokuşu çıkıp da bir başına bizim kehremanın, müzik dolabına bir plak koyduğundan bu yana. şimdi başlayalım yazmaya. nereden? [1] Neresinden tutunacağımızı bilemediğimiz, elimizi her attığımızda düzeltmekten çok bozmaya eğilimli olduğumuz bir yapboz mudur hayat? “Medeni” hayata geçebilmek için iznimiz olmadan atalarımızın kabullendiği kurallara uymak zorunda mı bırakıldık? Yoksa sınırları kesin bir şekilde kara kalemle çizilmiş bir çemberin içinde dönüp dolaşıyoruz da durup durup kendi benliğimize mi...
Tek Şekerli

Tek Şekerli

Akşamdan kalma bayat çay gibi dibe çökmüştüm. Papatyam Çay Bahçesi’nin güneşten solmuş plastik masa ve sandalyelerinin birinde öylece, boş boş oturuyordum. Cebimde on beş lira param ya vardı ya yoktu. İşsizdim, evlatlıktan reddedilmiştim ve yarım saat önce söylediğim çay hala gelmemişti. Mevsim pılını prıtını toplamış gidiyordu, evi terk eden sevgiliye benziyordu daha çok. Yaz günü iğne atsan yere düşmez parkta kimsecikler kalmamıştı. Koca ağaçlar sanki insansızlıktan yaprak döküyordu. Garsonun umursamaz tavrının üstüne Mithat’ın ödemeli çağrı bırakması canımı iyiden...
Meyhane-i Âgâh, No: 13

Meyhane-i Âgâh, No: 13

-Niye ağlıyor Hayâlî, sarhoş mu? -Yok ağam, uzunca bir süre bir şey istemedi sonra az meze bir duble götürdüm ondan da bir iki yudum ya aldı ya almadı başladı ağlamaya, yanına gideyim dedim ama bilemedim, var bir derdi, rakı masasında bunca efkâr da olmaz ama… -İlişme Hayâlî, bu gece içtiği anason değil besbelli, varsın ağlasın. -Ustam şeyhim gelir mi bu gece? -Şeyhim diye diye zor duruyorsun burada, şeyhin de şeyh olsa, akşamcının kavîsi… Gelince de gözün başka şey görmüyor, anladım muhabbet devşiriyor anasondan dili başka ama işi aksatmak yok, son ikaz! -Ayıp ediyorsun...
Osman, biraz dinlenelim mi?

Osman, biraz dinlenelim mi?

-Mezarlıklara gitmek gibi bir alışkanlığım yok, mezarlık ziyareti yapmanın anlamını çözebilmiş değilim. Yanlış anlama ben çözemiyorum. -Çok düşünme, ölümle bağ kurmak gibi, kaybettiğinle, belki de yaşamla… – Teyzemi, son zamanlarında iyice kötüleştiğinde, hasta yatağında da ziyaret etmedim. 23 yaşındaydı ve siyah saçları omuzlarına düşüyordu yanı başında hayran hayran ona bakarken, o güzelim sesiyle bana şarkı söylediği anlardaki gibi pırıl pırıldı gözleri, hastalık kavramamıştı bakışını. Dönüp, son bir kez baktım kapıdan çıkarken, o da gülümsedi, iyileşmeden bir...
İkinci mektup – M.’den M.’ye

İkinci mektup – M.’den M.’ye

Mektup II. Gündökümü, 15 Mart 1975 tarihi ile başlar. Ben de Gündökümü‘nün ilk sayfasına bir not düşmüşüm: 12 Mart 2012 Moda. O gün seninle Moda’daydık. Kitabı da birlikte almıştık zaten. Gülümseyerek, buruk bir tatla hatırlıyorum şimdi o günü. Aslında o güne kadar bekleyecektim sana cevap yazmak için. Bir dürtüyle irkildim sabah. Bekleyemedim. Sana borçlu olduğum özrün kıyıları giderek daha da keskinleşip sağlam kalan yerlerime -kaldıysa şayet- daha da çok batıyor artık. Sen de yaz bana. Marguerite Mektup III. I. Berbat ifadelerimi kim ne etsin, senin yazdıklarını okumak...
Feridun’u aramalı…

Feridun’u aramalı…

Telefon geldiğinde her zamanki gibi bir gündü; elimde kırmızı kurşun kalemim dosyaları inceliyor, bir yandan da gelen abuk sabuk telefonlara sakince cevap vermeye çalışıyordum. En son telefondan sakinlikle kurtulamamıştım ki, cep telefonum çaldı. Ürperdim birden. Çalmaz benim cebim öyle pek. Ben ararım genelde eşi-dostu. Kimsenin aklına “ya Nurten sen bilirsin…”li cümleler kurmasını gerektirmeyecek zamanlarda gelmem ben. Zil sesimi bile unutmuşum ki, “bismillah, hayırdır inşallah” diyerek baktım numaraya. Memleketten arıyorlardı. “Nurten… Nasılsın?” Hemen konuya...
Direnmeli (mi)

Direnmeli (mi)

“ben bir gün giderim ki neyim kalır eksik bıraktığım her şeyim kalır” Turgut Uyar İçimde bir yerlerde bir şeyler oluyor, hissediyorum.  Geliyor, geliyor. Şimdiden göğsümün altında, kalbimin alt köşesinde başladı, yayılacak biliyorum. Kapkara, koyu bir his bu. Birkaç saate kalmadan nefes alamaz hale geleceğim. İşte o zaman konuşmak çok zorlaşacak, imdat demek, yardım edin. Şimdiden bassam o yardım çığlığını, duyulmaz ki… Boşuna. Duymak için bile görmek lazım. Oysa artık kimsenin kimseyi gördüğü yok. Yeni edindikleri göz kapaklarıyla sadece ihtiyacı olan kadarını...
Jaklin Çelik: “Kafka ileriyi gören iyi bir yamacıdır.”

Jaklin Çelik: “Kafka ileriyi gören iyi b...

Kafka, yazarlığınız için belirleyici bir figür müdür? Edebiyat, kaçınılmaz olarak bir etkileşim biçimidir. Okuduğumuz kitaplar hafızamızın raflarına dizilir ve gerektiği yerde kaleme bir dokunuşta bulunarak ait olduğu yere döner. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. Yazı değişime uğrar, dönüp tekrar aynı kitabı okuduğumuzda o da zihnimizde başka bir metafora dönüşür. Bu anlamda bende yer etmiş birkaç kült yazardan biridir Kafka. Kafka’nın bu sene bunca anılması ile yaşadığımız günlerin “Kafkaesk” oluşu arasında bir bağlantı var mı sizce? Biz insanlar, bunca kötülüğün,...
Eray Canberk anlatıyor: Yusuf Atılgan

Eray Canberk anlatıyor: Yusuf Atılgan

(1921-1989) Aylak Adam ve Anayurt Oteli romanlarıyla ve ayrıca hikâyeleriyle de tanınan, içki olarak rakıyı yeğleyen yazar. Türkoloji öğreniminden sonra kısa bir süre askeri öğretmenlik yaptı. Öğrenim ve öğretmenlik yılları dışında 1974’e kadar doğup büyüdüğü Hacırahmanlı (Akhisar, Manisa) köyünde yaşadı. Bu yıllarda daha çok arkadaş çevreleriyle köyünde, Akhisar’da, zaman zaman da gidip geldiği Manisa ve İzmir’de rakısını içti. 1974 yılında ikinci evliliğini yaptıktan ve bir süre Ankara’da kaldıktan sonra İstanbul’a gelip Moda’ya yerleşti. Rahatsızlanıp içkiden uzak...
İlginç bir anım ve erotik kokteyller…

İlginç bir anım ve erotik kokteyller…...

Yaklaşık kırk yıldır ömrüm toplantılarla geçti hep, hem de ne toplantılar. Bu toplantılarda kimi zaman uluslararası servis tarzlarına yön verdik, kimi zaman da diplomatik protokol servis tarzlarının en uç noktalarını yakaladık. Ama “Gusto” dergimizin aylık (konuları bağlama) toplantılarımız inanın ki taş çıkardı hepsine. Konuları bağlamıyoruz harp ediyoruz âdeta. Ne kadar talihsizim ki benim konum da toplantının en son konusu ve o ana kadar kaldırdığım parmaklar da karavanaya gidiyor hep, hedefi tutturamıyorum bir türlü. Yerimde kıvranıyorum kurban olarak seçilmiş koçlar...
Cemal Süreya ile her şey üzerine

Cemal Süreya ile her şey üzerine

Evlilik Değişmedi […] Köylerde biraz durum başka. Bundan birkaç yıl önce oğlumla birlikte Doğu Anadolu’da annemin yakınlarının yaşadığı bir köye gitmiştik. Kahvede yaşlı bir adamla konuşuyorduk. Adam çocuğa annesini sordu; ben lafa karışıp ayrıldığımızı söyledim. Çok şaşırdı. Nedenini sordu. “Anlaşamadık” dedim. Karşılığını hiç unutmam; “insan nasıl anlaşamaz?” Elbet, bunu yalnız kendi adına söylüyordu. Ama belki karısı da öyle diyecekti. Alaturka Müzik Münir Nurettin’den hiçbir zaman tat alamadım. Sesinden yani. Mistisizmi tangolaştıran bir sesi vardı. 1936 sesi....
Muzip Amerikalının rakı macerası…

Muzip Amerikalının rakı macerası…

1950’li yılların sonları, yer Sarıyer. Hava oldukça soğuk ve sert esen rüzgâr insanın kemiklerini donduruyor âdeta. Vapur iskelesinin yan tarafındaki sahil meyhaneleri yavaş yavaş yükünü almaya başlamış. Hatta bazıları müdavimleriyle tıklım tıklım dolup taşmış bile. Bu arada oldukça yaşlı Robinson çifti meyhanelerin önünde bir aşağı bir yukarı tur atıp duruyorlar. Sık sık da meyhanelerin soluk perdelerinin aralık kısımlarından içeriye bakıp kafalarına uygun mekânı seçmeye çalışıyorlar. Bir süre sonra da birini seçip dalıyorlar içeri. Yabancı çift Amerika’dan Noel...
Güvercin curnatası

Güvercin curnatası

Bir vapur tam bu esnada yolunu değiştiriyor. Var mı bir hikmeti? Oysa ben vapursuz bir şey anlatmaya geldim. Surların olduğu bir yeri anlatmaya. Nehrin olduğu, kayığın ve salın olduğu ama vapurun olmadığı. Türkülerinin içinde “salınmak” fiilinin sıkça geçtiği bir memleketten bir şey anlatmaya geldim. Buraya. Oralardan. Bir adam var. Tuttuğu takımın adıyla anılıyor. Kimsenin asıl adını bildiği yok. Gençken bir kıza sevdalanmış, şimdi artık yaşlılığını sürüyor. O kızı hiç unutmamış. Meyhanede, gecenin bir vakti, artık haddinin dolduğunu düşünerek bağırmaya başlıyor. Kimse...
Yağmura yaraşan rakı

Yağmura yaraşan rakı

Okulun açık penceresinden çocukların sesi geliyor, hep beraber söylüyorlar. Makamlı, belli ki çalışmışlar, belki bir yarışmaya, bir müsamereye, bir temsile hazırlanıyorlar. “Gesi Bağları” söyledikleri. “Ölüm varsa bu dünyada zulüm var” kısmını daha bir hevesle ve heyecanla söylüyorlar. O yaştaki dertler, dünyanın en büyük derdidir de sanki. Bahçede sarı yapraklar var, çocuklardan biri isim yazmaya çalıştı ayağıyla. Yağmur çoğu zaman sadece yağmur değil. Yüküyle var bazı doğa olayları. Kar öyle, yağmur öyle, rüzgâr öyle, güneş öyle. Güneş bir doğa olayı değil ya, şimdi...
Ağustosböcekleri ve anneanne

Ağustosböcekleri ve anneanne

Şimdi bu yazı nereden çıktı derseniz, uyuyamamanın hemen berisinden, açık pencereden odaya sızan ağustosböcekleri cırıltısından derim, diyeceğim. Saat 03.03 Ben…..düşünüyorum, uyuyamıyorum. Az önce o sesi duydum. Ağustosböceği cırıltısını. Tabii bu öyle kolay olmadı. Birtakım sesleri duyabilmek için öncelikle onlara kulak verebilmeyi bilmek gerek. Bunu yapacak takatim olmadığını yapamadığım her şeyden biliyordum. İşte öyle bir haldeyim. Bir yaşlı sarmanın yaşam hızıyla yaşıyorum günleri epeydir. Sarman halinden memnun, ben değilim. Neyse, bu başka bir mevzu, inceden...
Edip Cansever’de Alkol Oranları

Edip Cansever’de Alkol Oranları

-Kimseler tutamaz benim bu kadehi tuttuğum gibi…- Alkol, Homeros’un bin yıllarla tanımlanan zaman öncesi deyişlerinden Ömer Hayyam’ın rubailerine, Shakespeare’nin şiirsel oyunlarından, sonelerinden, onu tertemiz bir Türkçe ile dilimize kazandıran Can Yücel’in şiirlerine, kendi deyimiyle edebiyatımızın en “kuru” şairlerinden Attila İlhan’dan pop edebiyat diye adlandırabileceğimiz kimi şiir yazıcılarına kadar her kesimden, her kısım edebiyata incecik bir su, hatta rakı damlası gibi sızmıştır. Eski zamanlardaki ikindi vakitleri, güneş rakı burcuna girmeye başlamışken, artık...
Pakize Kutlu – Oğuz Atay söyleşisi…

Pakize Kutlu – Oğuz Atay söyleşisi…...

30 Eylül 1972 tarihinde Pakize Kutlu’nun Oğuz Atay’la yapmış olduğu röportaj. Oğuz Atay’la “Tutunamayanlar” üzerine 1970 TRT Roman Ödülü’nü kazanan ilk romanınız Tutunamayanlar’a karşı eleştirmenlerimiz genellikle yaklaşmaktan kaçınır bir tavır takındılar. Romanınızı ödüllendiren TRT seçici kurul üyesi edebiyatçılarımız da bu suskunluğa katılır göründüler. Tavrı bütün olarak nasıl yorumluyorsunuz? Eleştirmenlerimizin, daha doğrusu uzun süredir yazmayanların dışında olanların kafasında belirlenmiş, sınırları çizilmiş bir roman tanımı var sanıyorum. Bu yüzden bir kitabı bu...
İlker Cihan Biner ve Hüseyin Peker’in “Arkadaş” söyleşisi

İlker Cihan Biner ve Hüseyin Peker’in “A...

Orhan Alkaya şöyle diyor Arkadaş için: ”O günlerde Dev-Genç’liler, kalabalık vakitler sonrası bir yerlerde soluklanırken, ‘Arkadaş’ı okudun mu?’ diye sorarlardı birbirlerine. Elden ele dolaştırılırdı sarışın, bıyıklı, güzel kemikli çocuğun fotoğrafını yüzüne takmış bir kitabı. Ardından, gecelerde topluluklara karşı gür sesli şiirler okunurdu.” Alkaya’nın dile getirdiği o günleri bir de sizden dinleyebilir miyiz? H.P: Arkadaş Z.Özger şiirleri devrimci gençler tarafından bugün eskisinden fazla dolaşıyor elden ele. Bunun nedeni Arkadaş’ın daha sıkı yazan bir tarafı koruması...
Mavi

Mavi

Üniversiteden mezun olup memlekete döndüğüm yaz, Seyit eniştem yazıhanesinde kafasına sıkarak intihar etti. Dağ gibi adam, tek kurşunla elli üç yıllık hayatının faturasını bir çırpıda kesmişti. Muhasebesini de önceden yapmış olacak ki, yazdığı son notu kartvizitinin arkasına karalayıp masasının üzerine bırakmıştı. “Artık dayanamıyorum. Her şey beni çok yordu. Kimse kendini suçlamasın.” Boşuna dememişler bir insan yedisinde neyse yetmişinde de o’dur diye. Ölürken bile nasihat vermeye çalışıyordu. Rıfat ağbinin berberinde tıraş için sıra beklerken geldi haber. Babam koşarak...
Alakarga Yayınları: “Fuardan şahane tatil günlerini geride bırakıp gönülsüzce bavulunu toplayan çocuklar gib döndük.”

Alakarga Yayınları: “Fuardan şahane tati...

Alakarga nasıl bir yayınevi? Neyi murat ediyor ve fuardan nasıl döndü? Alakarga sakin bir yayınevi, çok satmak için yanıp tutuşmuyor. Okurun zamanını çalmaktan özenle uzak duruyor, gerçek edebiyatın peşinde olanlara, düş peşime, diyor, ben de onun peşindeyim. Alakarga ortak bir çabanın ürünü. Yazarının da okurunun da el attığı bir kolektif de denebilir. Bu yönüyle, edebiyatın satılmadığı bir dünyanın hayalini kuruyor Alakarga öncelikle. Sonrası malum, yayınevi bulamamış tek bir yazar bile kalmasın, tek bir kişi bile kitap okumadan günü kapatmasın! Fuardan nasıl mı döndük,...
Bir hoşgörü zengininden babacan nasihatler…

Bir hoşgörü zengininden babacan nasihatl...

1950’li yılların sonlarında bir gün çocukluğumun en güzel yıllarının geçtiği Kumkapı sahiline gideyim dedim. Her şey değişmiş, bambaşka bir yer olmuştu bu şirin sahil. Hayallerim bir anda uçtu gitti. Gezdiğim, gördüğüm yerlerle çocukluk dönemimin sahili arasında en küçük bir benzerlik kalmamıştı. Dalgakıran, balıkçı tekneleri, balıkçı barakaları, balıkçılar yoktu artık. Sadece sahil yolu vardı o kadar. Ama insanlar yoktu, hareket yoktu, şirinlik yoktu. Hayallerim yıkılıp içime büyük bir hüzün çöktü. Bu arada başımızı okşayıp torbalarımıza avuç avuç balık dolduran balıkçı...
Sarı elmalar

Sarı elmalar

Akşam. Hepimiz oturma odasında televizyon maharetiyle yarattığımız orta sınıf cennetimizde sessizce uykumuzun gelmesini bekliyoruz. Dışarıdan baktığında penceresinde mavi ışıkların kırpışıp durduğu apartman dairelerinden biri ev dediğimiz yer. İçinde biz; anne, baba ve çocuktan oluşan çekirdek ailemiz. Bu kadarız. Toplumun en temel yapıtaşıyız. Öyle diyor dörde bölünmüş televizyon ekranındaki çokbilmiş kafalardan biri. Sosyologmuş. “Aile,” diyor, “çok mühim.” Kelini kaşıyor sonra. Kamera sunucuya dönüyor, sunucu sıkıcı sorularından hangisini soracağına karar veremiyor,...